« Anasayfa | İslâm Kaynakları Kütüphanesi | İlahiler | Künye

Ülkemizde son yirmi yılda görülen hadis/sünnet aleyhtarlığı hareketi için, uzmanların söyledikleri -ki benim de inancım odur-; "hadisi/sünneti ve problemlerini bilmeyen bu kişilerin, önce klasiği iyi hazmetmelerinin gereği ve niyet dürüstlüğü kazanmalarının lüzumudur."  

Ali Osman Koçkuzu ile Söyleşi: "Hadisi/Sünneti ve Problemlerini Bilmeyen Kişiler, Öncelikle Klasiği İyi Hazmetmelidirler" / Saffet Köse - Mehmet Harmancı - Halil Uysal

M. Harmancı: İlim tahsilinde bulunduğunuz dönem, yaşınız itibariyle, bir geçiş dönemiydi. Medrese kökenli hocaların yeni eğitim sistemine ve uygulamalarına ayak uydurmaya çalıştıkları bir dönem yani...
Bu konuda neler söylemek istersiniz? Böyle bir dönemin avantaj ve dezavantajları nelerdir sizce?

Konya İmam-Hatip Okulu olarak, diğer altı imam-hatip okulundan -belki İstanbul hariç tutulabilir- oldukça iyi durumumuz vardı. "Medrese kökenli hocalar" deyimi, kısmen bizim öğretmenlerimiz için geçerli idi. Hepsine rahmet dilediğim bu zatlardan, ismini unuttuklarım olursa aflarını dilerim. Hepsine çok çok borçlu bulunmaktayız. En az iki hocamız vardı ki onlar: Tahir Elliiki ve Fatih Göktay beylerdi; bunlar, modern medrese -devletin ıslah projelerinden sonraki medrese- mezunu idiler. Bu zatlar aynı zamanda, İstanbul Dârü'l-Fünûn İlâhiyat Fakültesini bitirmişlerdi. Okudukları medresede ise; yabancı dil, matematik ve teknik bilimler, felsefî disiplinler okumuş insanlardı. Bunların dezavantajı, 1935-1951 yılları arasında, ya ilkokul öğretmenliği yaparak köylerde kalmış olmaları veya eğitim-öğretim dışında kalarak, ilk yapılarını nispeten yitirmiş olmaları idi. Fakat onlar okulumuza gelince, yaşları ellinin üstünde olmasına rağmen çok güzel çalıştılar ve çok faydalı oldular.
Bir başka hoca grubu, Müftü Abdullah Ulubay gibi, Kuzât mezunu olan; Osmanlı öğretim kurumlarında din bilgini ve hukukçu olarak yetişen kimselerdi. Bunların yaşları yetmişin üstünde idi. Onların bulunması bizim açımızdan dezavantaj idi, çünkü onlar, çok üst düzey Osmanlı din ve medeniyet kültürüne, bilim an'ane ve ahlakına sahip idiler. Dilleri nispeten daha ağır idi. Başlangıç halindeki öğrenciden çok, imam-hatibe girmeden, bir şeyler öğrenmiş olanlara daha faydalı idiler. İki hocamız vardı: Mevlit Özer ve Ömer Budak efendiler, yaşları yetmişin üstünde olmasına rağmen bu zatlar, el-Ezher çıkışlı oldukları için pratik Arapçayı da mükemmel bilen kişilerdi. Öğretim kurumlarından en az kırk yol aralı kalmaları, onları da nispeten etkilemişti. Bir tane Saraybosnalı en az dört-beş dil bilen, modern öğretimi çok iyi yürüten, Hamit Özyakuk bey vardı. O da çok yaşlı idi. Fakat, pedagojik formasyonu çok yüksek olduğu için; Arapça, Farsça, Fransızca derslerinde öğrencilerin rehberi olmuştu.
1956'lı yıllarda, Hüseyin ve İbrahim Atay kardeşler, Bağdat mezunları olarak okulumuza geldiler. Bu da öğretim kadrosunu güçlendirdi. Genç hocalardan en büyüğü, çok kısa bir müddet sonra Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Kelâm Kürsüsü'ne asistan olarak ayrıldı. Rahmetli İbrahim Bey'den çok yararlandık. Allah onu güzel ahlâkına uygun cennetine koysun. Pederleri ve validelerine rahmet etsin.
"Sarı İmam" olarak anılan Bayezit imam-hatiplerinden bir zat idi pederleri. Sınıf arkadaşımız Mustafa dâhil, üç kardeşi de iyi yetiştirmişti hoca efendi. En zayıfları Mustafa Atay da, en azından çelik hafız idi.
Bu kadro, daha sonraki yıllarda, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi mezunu hocalarla yürüdü. 1963'ten itibaren de artık bu okullarda okumuş olanlar, kendi kurumlarına hoca olarak döndüler. Kadrolar gelişti. Yüksekokul mezunu olmamakla beraber, Arap dili ve edebiyatında öğretmen olarak görev yapan Mehmet Ulucan, genç hocalar içinde en faydalı öğretmenlerdendi.
1951-1958 İmam Hatip okulu, Konya'da, kültür derslerini asker kökenli öğretmenlerin verdiği çok sağlam bir yapıya sahipti. Liselerden gelen hocalar da, bizleri iyi yetiştirmek için gayret etmekteydiler.
Bu dönemi şöyle değerlendirebiliriz; büyük imkânsızlıklara rağmen, çok başarılı bir öğretim dönemi. Öğretim kadrosu, bu tarihten sonra bu düzeye hiç erişememiştir. Okullar çoğalınca, Türkiye'de vasıflı öğretmenlik yara almıştır.
Yaşı itibariyle medreseye yakın olmayan Fars Dili ve Edebiyatı öğretmenimiz, merhum hocamız Arif Etik, geniş kitabiyyat birikimi ve Türk ve Fars edebiyatlarına derin ve aşk derecesindeki nüfûzu ile, hem İmam-Hatip okulunda, hem de Yüksek İslam Enstitüsünde, öğrencilerinin muallimi ve rehberi olmuştur.

M. Harmancı: İlim yolunda girmenizde ne ya da kim etkili olmuştur? Hangi düşünceler sizi bu yöne doğrultmuştur?

Ben ilkokula sekiz yaşımda gittim. O vakit, ilkokul döneminde, okullar ikili öğretim yapmazlardı. Bu dönemde, Konya'nın Durakfakih mahallesinde, Mahmut Şevket Paşa ilkokulunun doğusunda bir evde oturduk. "Çukur Mektep" adıyla anılan bu kurum bugün çocuk bahçesidir. Bu mahalle aynı zamanda büyük âlim ve ahlâk mürşidimiz Hacıveyiszade Hacı Mustafa Kurucu Efendimizin de mahallesidir. İlkokul süresince öğrenciler ikindi namazlarına Sultan Selim Camii'ne gidip orada imkânlar elverdiği ölçüde Kur'an-ı Kerim okurlardı. İmkan ile kastım, okutacak kişinin bulunması. Çünkü bu, resmen suç idi ve herkes de buna cesaret edemezdi. Biz, caminin müezzini rahmetli hocam ve büyüğüm Süleyman Gülderen eliyle Kur'an'ı öğrendik. Bu zat Mustafa Efendi hocanın damadı oldu daha sonra. Belki de Hoca Efendi'nin isteği üzerine bizleri okuttu. İlk defa, daha uygun olur düşüncesiyle Piri Mehmet Paşa Camii'ne gidiyorduk. Orada müezzin olan Enver Efendi, bizi namaz sonu, Siyavuş Türbesi'ne alıyor, biraz okutuyor, sonra "siz biraz çalışın, ben gelirim" diyerek gidiyordu. Biz de iki kardeş -ağabeyim Hasan Koçkuzu ile- sandukaya bakarak korkuyorduk. Daha sonra babamıza durumu anlattık ve Sultan Selim Camii'ne geçtik. Orada usûl şu idi; ikindi namazını orada kılacaksınız. Eğer durum müsait ise hoca sizi okutacak, değilse, o türbe etrafındaki kapıdan kaçacak, sizi polisler biraz korkutacak, okumadan evinize döneceksiniz. Bazen de takip azalacak, rahat okuyacaksınız. Bu beş yıl sürdü. En az üç-beş hatim yaptık. Hatırlayabildiğim üç ağabey daha vardı orada, hocanın ahbâbının çocukları: Muammer Öztabak, Hanefi Çınar ve Muzaffer Kirtiş.
İlkokul böyle faydalı geçti. Hatta bir ara hocamız Kapı Camii'ne müezzin oldu. Altı-sekiz ay sabah namazında Kapı Camii'ne gittik okumak için. Bugün bunu yapacak durumda değilim. Demek ki o zaman daha azimli ve daha inançlı imişiz.
Bulgur Tekesi'ne hafız olmak için yazıldık. Öyle zannediyorum ki, ağabeyimle kendimiz, fotoğrafları çektirdik, belgeleri hazırladık. Onu aldılar, beni de "yazları gelebilir" deyip kabul etmediler. 1949-152 yılları arasında Kur'an Hafız Kursunda hafız oldum. Hakkı Özçimi başkanlığında bize şu zâtlar emek çektiler: Âmil Sütdede, Sadırlalı Mustafa Efendi Hoca, Hüseyin Tekinbaş, Şaban Haksever, Ahmet Atıcı ağabeyler, Mehmet Şeker, Haydar Albayrak, Ahmet ve Hasan Küçük kardeşler, müftülük kâtibi Mehmet Efendi ve bir müddet Derbentli Hacı Mustafa Efendi. Bunların öteki âleme göçenlerini rahmetle, sağ olanlarını da sağlık dileklerimle anarım. İsmini unuttuklarımıza da her türlü iyi dileklerimizi arz ederim.
Hatırladığıma gör bir akşam eve gazete getiren babam "İmam-Hatip Okulları" isimli bir tür mektebin açılacağını haber verdi. Gazete 1948'lerde bu haberi yazmıştır. Haber 1951'de tahakkuk etti. Ben tam Kur'an hafızlığının yarısını biraz geçmiştim. 1934 doğumlu olanların bir bölümü, işi yarıda bırakıp okula yazıldılar. Mecbur idiler. Biz de ertesi sene gittik. Yönlendirme böyle oldu. Okulun mahiyetini de bilmiyor idik o zamanlarda. Okuduğumuz yedi yılda: "İstikbaliniz yok, niçin o okula gittiniz" ikazı, birçok arkadaş gibi bana da yapıldı. Son yılın yarısını Uluırmak Okulu'nda bitirdim. Müdürümüz -ölmüşse Allah rahmet etsin- Nedim Ülgen Bey: "Dilenci mi olacaksın, niçin o okula gittin?.." yollu uyarılarda bulundu. Bu uyarı elli yıllık dönemde maşallah pek çok gence yapıldı. Fakat, aradan yedi yıl geçti, bir ikindi üzeri, İplikçi Camii'nin önünde rastladım kendisine. Kucakladı ve, "Çok iyi bir seçim yaptınız İmam-Hatip'e gitmekle..." yollu hislerini belirttiler. Ben de hem onun, hem de kendi adıma çok sevindim, hâlâ da sevinirim.
Keşke o dönemde bizim gibi, geliri az olan aile çocukları yanında, üst düzey kazancı olan, eşraf çocukları da bu nöbete omuz verse idiler. Sonuç toplumumuz açısından daha farklı olacaktı.
Hadis anabilim dalını seçmem, evvelce de bir vesile ile arzettiğim gibi, evimizdeki bir toplantıda, büyük mürşit Fahrettin Kuru efendimizi, Sadrettin Konevî'den yaptığı bir tercümenin okunuşu sırasında duyduğum birkaç cümle ile oldu. Sadreddin Konevî vasiyetnamesinde: "Beni fakihlerin değil, muhaddislerin açıkladığı gibi gasledin; cenazemi yıkayın..." buyurmuş. Çocuk aklımla ben bu kısımdan olmayı diledim. Çay bile dağıtamayacak kadar küçük idik. Veya büyükler bu işi yaptığı için, odanın bir köşesinde bu sözlerin okunduğunu işittim. Ben Sadrettin Konevî kimdir bilmiyordum. Ama Fahreddin Kulu (bizlerin deyişi ile Hoca Dedemiz) büyük bir âlim, veli-fillâh idi bizim aklımızda öyle yer etmişti. Küçük yaştan beri, biz öyle bir terbiye ile büyümüştük. Onun yazdığı bir yazıda böyle bir cümle vardı ve Allahu a'lem beni hadise o yönlendirdi. Fahreddin Kulu Efendi Hazretleri, Hacıveyiszade'den on yaş büyük, aynı terbiye ve öğretim kurumlarında yetişmiş ve orada görev yapmış bir zâttı. 26 Temmuz 1950 yılında öteki âleme göç ettiler.
Bütün bu hatıra notlardan önce şunu belirtmem daha doğru olacaktır. Konya İmam-Hatip Okulu, ağabey/öğrencilerin bulunduğu bir okuldu. Öyle zannediyorum ki, o tarihte birçok okul öyle idi. Ağabey-öğrenci, bugünkü frenk tabiri ile, karizması olan bir kişi idi. O, teneffüslerden tutunuz, yaz tatillerine kadar, durmadan yeni öğrendiklerini ve tecrübelerini, öğrenci arkadaşlarına aktarır ve önemli bir tesir meydana getirirdi. Birçok ağabeyimizin üzerimizde etkisi olduğunu kabul etmekteyim. Kendi emsalleri dahil, değerli ağabeyim ve hocam Prof. Dr. Hayreddin Karaman'dan, o gün ve o günden bugüne etkilenmeyen arkadaşım hemen hemen yok gibidir. Onun varlığı, gerek orta dereceli öğrenim hayatımızda ve gerekse yüksek tahsil ve görev hayatımızda bizim önümüzde ışık olmuştur. Zaman zaman onu üzdüğümüz anlar mutlaka olmuştur. Ama ondan gördüğümüz istifadeyi, hiçbirimiz inkar edemeyiz. Devamlı yâdettiğimiz bir husustur bu. Allah sıhhat ve afiyetli ömürlerini uzun etsin.
"İlim yoluna girdik mi, girmedik mi?" o da ayrı bir konudur. Onun açıklaması ise uzun zaman alır. Burada sizin deyiminizi ben, resmî görev ve öğrenim-öğretim hayatımız olarak anlamaktayım.

M. Harmancı: Uzun yıllarını ilme, öğrenmeye, öğretmeye vermiş birisi olarak geçmişe dönüp baktığınızda hayıflandığınız, "keşke şunu da şöyle yapsaydım" dediğiniz husus/hususlar var mıdır?

Böyle bir pişmanlık duyduğum husus şimdi hatırlamıyorum. Hayatımda vukua gelen olaylar, "öyle olması uygun görülmüş ki, Allah tarafından öyle yaratılmış; biz bunların hatalı olanlarında kusur sahibiyiz. Ama başarı sadece Allah'a aittir. Pişmanlık yok da, hayatı daha iyi değerlendirme noktasında, vakti daha iyi değerlendirme yolunda, hayıflanma demesek bile; "acaba daha iyi nasıl olabilirdi?" şeklinde düşünmeler olabilmektedir.
Bunlara birkaç örnek vermek isterim: Mesela, orta öğrenimde, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah ve Prof. Dr. Muhammed Tayyib Okiç beylerin imkânları gibi, gerek aile ve gerekse muhit ortamları bakımından; bize çok sayıda doğu ve batı dili öğretebilecek bir vasatı arzu ederdim. Prof. Dr. I. Goldziher, Prof. Dr. H. Ritter gibi; her üç kitabî dini de iyi bilen; onların ilahiyatlarını çok iyi tanıyan, İbranca, Süryanca, Klasik Yunanca bilen, ama Muhammed aleyhisselamın yolunda olan, mü'min, muvahhid bir öğretim üyesi olarak, bu iki kitabî dinin sâliklerine İslam'ın fezâilini ve iman esaslarını öğretmeyi isterdim. Bu mübarek mekânları görmeyi, oralarda görev yapmayı isterdim. Asıl en büyük isteğimin yerine gelmesini Allah'tan isterdi; her üç kitabî dini çok iyi bilen, onların dillerine vâkıf, polat gibi İslam imanı taşıyan; sayıları yüzleri bulan, Tel-Aviv'de az önce Musevî gençlere Tevrat'ın tefsirini okuturken, odasına Mescid-i Haram'a dönerek, Duha namazını edâ eden Müslüman-Türk ilim adamı. Böyle bir projenin tahakkuku, İslam'ın, özellikle de Müslümanların, kitabî din mensuplarına barış adına en büyük ilgi olacaktır. Salahaddin-i Eyyûbî'den, Osmanlı yönetiminden gördükleri barış dünyasını Kudüs ve civarındaki kutsal mekanların ve oraların sakinleri tekrar görecektir. Buna her zaman: aaah, keşke... derim, denilmesini isterim.
Yüksek dini tahsil ve İmam-Hatip liselerinin elimizden çıktığı şu günlerde; "aaahh... kırk yıllık imkânı daha iyi kullansaydık..." derim elbette. Bana öyle geliyor ki, bugün beğenmediğimiz görev hayatımız, emeklilikten sonra, gözümüzde daha da azizleşecek ve "daha iyi geçirebilirdik bu zamanları" isteği, daha derinden duyulacaktır. Ne var ki, kötülüğe yardım etmemeye çalıştık, iyi şeyler yapmak istedik, ama başarabildiğimiz işte bu kadar. Kusurlarımız var şüphesiz. Ama niyetimizin kötü olduğunu kimse iddia edemez. Çünkü biz kendimizi bilmekteyiz. İslam'a dost olmayanlara da merhamet edecek kişiler, yine Müslümanlardır. Bu nokta hiç unutulmamalıdır.

M. Harmancı: Hayatınızda dönüm noktası olmuş kişiler veya olaylar var mıdır, anlatır mısınız?

Bu etkilerin mahiyetlerini, derecelerini ve sınırlarını bilmemekle beraber, ülkede yaşanan hayat, 1940'lı yıllardan beri bize de etki etmiştir. Fakirliğin verdiği değişik ızdıraplar, şehirlerdeki imkânsızlık, 1940'lı yılların kıtlığı, polis korkusu, ilköğrenim döneminde; önlük, yakalık takma zorunluluğu, ayakkabıların boyalı olması, çevrenin etkisi, ailede büyüklerin otoriteleri, mahalledeki olumlu olumsuz her şey...
Ama, ailemin ve oturduğum muhitin, sûfî ve din âlimi insanların etkileri altında olması, bende çok büyük etkiler yapmıştır. Bir zamanlar Fahreddin Kuru, Hacı Mustafa Kurucu Efendilerimizi, bugünden çok çok daha etki altında sever sayardık; o sevgilerimiz hasbî idi, öyle zannediyorum ihlâslı idi, şimdiki gibi, lüzumlu lüzumsuz "neden? niçin? Kaygılarımız" yoktu. Ondan huzur da duyardık. Bu iki zatın evlatları, özellikle de Fahri Efendi dedemiz kız ve erkek evlatları; abla ve ağabeylerim, cömert, nüktedan, doğuştan hazır cevap, arif kişilerdi. Onların çenelerinin altında sohbetlerini dinlemek, elbette müthiş etkiler yaptı. Bunların büyük bir kısmı olumlu ve gerçekten sevilecek etkilerdir. Yüksek İslam Enstitüsü yıllarında, İstanbul'da, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah beyin etkisi çok ağır oldu. Zâhid, âlim, ârif ve hüsn-i ahlak sahibi bir zat olarak bizi etkisi altına aldı. Sadece cuma ve calı derslerine, dinleyici olarak gidiyorduk, hem de bizi okutan hocalardan bir bölümünün tenkidi ve azarı pahasına. Nihayet Prof. Muhammed Tayyib Okiç, birlikte olduğumuz 15 yılda, bilerek bilmeyerek etkilendiğim kimselerdir. Etkilenişi, "temessül anlamında" ele alırsak, elbette bu kişilerin üzerimizde büyük tesiri olmuştur. Eskiler, "çok büyük insanlar gördük, fakat kendimiz adam olamadık" derler ve büyük bir alçakgönüllülük sergilerlerdi. Alçakgönüllülük anlamında olmadan, aynı sözü söylememiz mümkündür. Eski çağlarda, bir öğrencinin binlerce üstâdı olurmuş, ama bizim günümüzde bu sayılar olmadı.
Bütün bunların yanında, öğrencilik yıllarımda ve bugün de, hatta bu etkileşimlerde, şerik olduğum ağabeyimin etkisi daha fazla olmuştur. Ben de, uzun yıllar beraber olmama rağmen, Hayreddin Karaman'ın azmi, ilmi, ahlakı, Hilmi ve ağabeylik vasıfları tecellî etmedi belki ama, kendi kimliğim içinde, Allah onda istifade imkânları bahşetti bana, buna da şükür ve hamd borçluyum.
Olaylar çoktur. Hicran vardır, sevgi vardır, iftiraya uğramak vardır... vardır, vardır. Onları mirsad-ı ibretten seyredebilmişsek, hüznümüz az oldu, acele etmişsek kendimizi yıprattık. Ama, yaptığımız işlerde, bilerek hatayı yüklenmemeye gayret ettik, hatasızlık tafrası yerine: "Dostların hatalarını yüklenmeyi de elhamdülillah öğrendik."

M. Harmancı: Günümüzde "hadis" ilminin problemleri nelerdir? Çözüm nelerde aranmalıdır?

Bu soru çok ihâtalı, büyük bir sorudur. Hadis ilmi, hadise bağlı ilim ve disiplinlerin tamamını; problem ile de açmazları, çıkmaz sokakları ve çözülmesi gereken meseleleri anlarsak, diyebiliriz ki, bu soru bizden çok komşu ilimlere sorulmalıdır. Hadisin kendi iç problemleri vardır. Bunlar, dallara göre değişir. Klasik olanları vardır, günümüz ve gelecek için problem karakterli olan zuhûrat vardır. Hadisin amelî hayata dönüşmesinin güçlükleri vardır. Hadis âlimlerine düşen -çözülmesi onların gayretlerine bağlı- problemler vardır. Mü'minlere düşen problemler vardır. Bir de, hadisi kullanan diğer İslamî ilim mensuplarının, sıkıntıları vardır, bizden bekledikleri vardır. Ayrıca dünya insanlığının, hadisten bulmaları gereken hayır ve istifade etmeleri gereken rahmet vardır. Dolayısıyla, büyük bir ekip, böyle bir soruya oldukça doyurucu cevap verebilir.
Hadisi okuyup okutanlar, Müslüman halka bilgi ve becerilerini iletemeyen kimselerdir. İlim ile, bu ilmi yaşamak arzu eden arasında kırk tane aracı vardır ve bunların aşılması da çok zordur. Hadisi okutanlar, yaklaşık elli yıldan bu yana; ilmî usûlle basılmış kitap ve hadisi, hedefini ve muhtevasını iyi anlayan, birinci sınıf anlayış gücü aramaktadırlar. Hatta benim görebildiğim, birinci sınıf akıl, anlayış gücü yanında, en az o kadar güzel kalp, his ve irfan da aramaktadırlar. Çünkü, Efendimiz'in kasdının anlaşılması bu değerli insanların baş hedefidir. Ben, yeni eski, bütün gayretleri bu vasıfta görmekteyim. Yani, herkes iyi niyetle, kendi kapasitesi nispetinde Efendimizi anlamak, anlatmak, onun hedyinden yararlanmak ve yararlandırmak istemektedir. Çünkü Efendimizin, birilerini elinden tutup bir yerlere götürmesi (heydi veya hüdâsı, en iyi hedv veya hüdâdır). Rahmet âlemine gidenlerin değerli çalışmaları vardır, hataları da vardır, her iki mesaiden de faydalanmamız mümkündür. Bu yönden onlar bizim muktedâ-bih'lerimizdir.
Türkiye'de ve dünyada değerli çalışmalar görmekteyiz. Bunların elbette eksiklikleri bulunmaktadır. Eskiyi, zarif bir tarzda tenkit eden, bazan haddi aşan, yeniler de mevcuttur. Bunların çalışmaları da tebcile layıktır. Probleme daha içten, daha uzmanca bakmak, daha iyi anlamak, daha az hatalı olmak onların şiârıdır, tuttukları yoldur. Zamanla bu gelişecek, eksikler meydana çıkacak, oturacak teklifler, artık klasik olacak ve bilime katkılar kökleşecektir. Bu arada, uygun görülmeden yok olan mesailer de bulunacaktır. Bunları da tabii karşılamak gerekmektedir. Çünkü bu da bir ilâhi kanundur: Yaşayan kendi belgesi ile yaşayacak, hücceti olmayan da vefat edecek, ilim dünyasından silinecektir. Teennî, sabır, olgunlukla sonuçları beklemek, çok iffetli bir dil kullanmak, tenkidlerde zerafeti elde kaçırmamak iyi olur zannederiz.
1956'larda, okul dönüşü, Konya hükümet meydanında, kitlelere en güzel hitabetle konuşan, Kırşehirli adaşım A. Osman Bölükbaşı'ndan dinlemiştim. Diyordu ki: "Yaşlı bir kavağın yanında bir sarmaşık boy atmış, kavağın bedenine sarılmış, hatta onun boyunu öteye geçip, aşağıda kalan yaşlı kavağa biraz da kötü bir üslupla sormuş: "Dayı kaç yıllıksın?" Kavak cevap vermiş: "Elli sene oldu." Genç sarmaşık şöyle bir havalı gülüp; bizim ömrümüzün tamamı iki ay, gördüğün gibi, sizi geçtik." Kavak esnemiş ve: "Güz gelsin bakalım (tavuğun cücüğü güzün sayılır), o zaman seninle konuşuruz" demiş. Bölükbaşı'nın söylediğine göre, sarmaşık güze varmadan, sararmış ve aynı hızla, kavağın ayakları arasına düşüp kaybolmuş. Bunu anlatırken Bölükbaşı: "Bizim Kırşehir'de tavuğun yavrusuna "cücük" derler" demeyi de unutmamıştı. Kıssadan hisse murad olunduk da: Kimseyi kavak, kimseyi sarmaşık görmeden diyebiliriz ki, fertler, görüşler, kitaplar, tefekkür tarzları... Üzerinden, zahmetli güzler geçtikten sonra, oturur ve ömürlerini pekiştirir, faydalarını artırırlar. Özellikle Türkiye'deki Hadis çalışmaları, iyi niyetle yapılan çalışmalardır. Sahiplerini yakından tanımaktayız. Bunlar, zaman içinde mükemmelleşecek, gayret sahipleri öteki âleme gitseler bile, sadaka-i câriye hükmündeki ilim evlatları, eserleri, görüşleri, gözyaşları ve hisleri, kalp rikkatleri inşaallah, Müslüman topluma çok şeyler verecektir.
Hadise yabancı olan kimseleri, çok çabuk parlayan yıldızlarına aldanmamak da Müslüman halkımıza düşecektir. Onların da, iyiyi kötüyü, haklıyı haksızı, ihlaslı hareket ile şovu ayırmak için, bir şeyler öğrenmeleri, en azından dünyadaki işlerine verdikleri zamanı ilme harcamaları gerekecektir. Diğer bilim dallarının mensuplarıyla hadisçilerin birlikte çalışmaları, beraber ürün vermeleri; felsefî, fikrî, insanî ilimler dâhil; sayısal adıyla anılan alanlarda dahi, hadisçinin rehberliğinden faydalanmaları neticeler verecektir. Burada kastımız, elbette ki hadisçinin kendi alanlarındaki müşavirliğidir.
Bugün, ülke çapında, değişik merkezlerde, kitaba, araç-gerece, dökümantasyon merkezlerine, maddi ihtiyaçları kolayca halledilmiş, devamlı akmakta olan yayın sirkülasyonuna ihtiyaç duymaktayız. Dünyadaki, alanla ilgili âlimleri, sık sık ülkemizde toplayıp, yapılacak ortak çalışmaların ürünlerini Müslüman halkımıza arzetmek eksikliğimiz vardır. Bu işlerin yapılmasını planlayacak, maddi sıkıntılarını yüklenecek himmet erbâbına çok muhtaç durumdayız.

M. Harmancı: Sosyal bilimlerin de, göz ardı edilemeyecek bir gerçeklik olarak karşımıza çıktığı çağımızda "hadis" ile diğer ilim/bilim disiplinleri arasında bir ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz? Disiplinler arası ilişkiler konusunda fikriniz nedir?

Peygamber Efendimiz'in hayatı, kendi çağında, bugünün insanının karşılaştığı her şeyle karşı karşıya idi. İnsan hayatının ortak yanları çoktur. Peygamberimizin hayatının, sahabe ve onlardan sonraki nesillerin yaşayışının, ister dinî, ister başka alanlarda olsun akislerini hadislerde görmek mümkündür. Durum böyle olunca, hayatı kucaklayan her bilim dalı ve disiplinle, hadis âliminin ilgilenmesi, o bilimlerin mensuplarıyla fikir ve mesâi ortaklığında bulunması normaldir. Hatta zaruridir. Komşu ilim dallarının müşkillerinin hadis yoluyla çözümünde ortak tefekkür faydalı olduğu gibi, bizim düşünce dünyamızın derinleşmesinde, güzelleşmesinde de elbette, bu ilimlerin yardımı ve faydası söz konusudur.
Yalnız burada bir nokta çok önemlidir; hadisçinin, ortak alanlara dair, belirli bir seviyede malûmattar olması gerektiği gibi, ortak bilim sahiplerinin de, belirli ölçüde İslamî ilimleri tanıması zarureti vardır. İki taraf da, diğerindeki, kendi anlamadığı bir alanı dinleme durumunda kalırsa işbirliği olmaz.
İkinci önemli nokta, disiplinler arası ilişkileri, ortak çalışmalar olarak nitelersek, bizde "ortak çalışma terbiye ve eğitiminin bulunması" gerekmektedir. Fert müşterek çalışmayı öğrenirse, elbette çok güzel sonuçlar alınır bu çalışmalardan. Ben bir misal ile meseleyi açayım: Merhum Profesör Muhammed Tayyib Bey hocamız, derslerinde öğrencilere, Muhammed Fuad Abdülbâki'nin, "el-Lü'lü'ü ve'l-Mercân" adlı hadis kitabından hadisler seçer ve onları açıklardı. Bunlar arasında "birbirine arazi satan, arazide altın bulunan satıcı ve alıcının macerası" da anlatılırdı. Alana ve satana ait fedakârlık örneklerinin görüldüğü bu haberden, diğer hadis kitapları da söz eder. Ben vaktiyle Şeyhoğlu isimli bir yazar tarafından kaleme alınıp, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz tarafından Türkiye'de yayımlanan bir eserde, aynı olayı, hatırımda kaldığına göre, "...Horasan'da köylüler arasında meydana gelmiş bir olay" olarak okumuştum. Aynı olayı, Farsça dersinde öğrencilere, "Niza'-ı furuşende vo Haridar"; alıcıyla satıcının münakaşası başlığıyla okumaktayız. (Mehmet Kanar, Farsça, s. 98)
Şimdi, bir hadisçi, bir Farsça okutan filolog, bir dilbilimci, bunlara katılan bir sosyolog, bir İranolog ortaklaşa çalışsa, daha güzel sonuçlar elde edilir. Acele ile: "...gördünüz mü, zamanla hikaye hadisleşmiş, Peygamberimizin ağzından sadır olmuş bir haber halini almış..., bir arka planını araştıralım, hadisleşme sürecini irdeleyelim, Kur'an'la bir test edelim..." diyecek olanlara diğerleri, "bunların hiçbiri, Efendimizin bu olayı anlatmadığını ispata yetmez. Ama sizin bu meseleyi bu denli geniş çerçevede ele almanız, bizi de gayrete getirdi... Meselenin aslı bizce şöyle olabilir, diyebilirler. Bundan sosyolog topluma ve ferde bir şeyler çıkarabilir. Hukukçu bundan faydalanabilir. İnsanlar, faziletin ölmediğini, güzel bir haslet olduğunu görüp etkilenebilirler. İyi bir mürşid, "nerde... Günümüz insanının böyle bir iş yapması... bu tamamen hayaldir bugün için!..." diyenlere, meseleyi o kadar iyi arzeder ki, fertler, faziletli olurlar, toplumlar dürüstlüğü ön planda tutarlar. Hatta kendi ülkelerinde de bu tür yiğit insanların bulunduğunun örneklerini dinlerler. Hülâsa artık çalışmaların sayısız yararları vardır.

M. Harmancı: Bugün "hadis" öğrenme ve ihtisaslaşma yoluna girmiş, karar vermiş gençlere (öğrencilere) öncelikle neler yapmalarını tavsiye edersiniz?

Bu öğrencilerin, önce Arapça ve Türkçe meselelerini halletmeleri gerekmektedir. Kendi dilini iyi konuşup, anlayıp, yazamayan kişinin bir başka dille ilim yapması da güçleşir. Arapça, klasik, modern, dinî, din dışı, değişik milletlerin yazdığı Arapça ve aslen Arap olanların yazdıkları... vd. mutlaka iyi bir düzeyde öğrenilmesi gerekmektedir. Bunun için yurt dışına gitmeye de gerek yoktur. Öğrenci böyle bir imkân bulursa, yüksek tahsil sonrasında bu imkândan da yararlanmalıdır. Bir batı dili, bugünlerde lüzumunu daha da hissettirmektedir.
Bunların dışında, ilme yatkınlık, sabırla çalışabilme ve tarafsız düşünme kabiliyeti ve insaf da gerekli olan malzemelerdendir. Önce, belirli düzeyde bütün İslamî ilimlerin tahsili gerekir. Daha sonra, buna yardımcı ilimler; özellikle tarih, tarih metodolojisi, sosyoloji, insanı fert ve toplum olarak tanıtan bilimler ve araştırma teknikleri bilimi ile, bir aydın için gerekli donanıma da sahip olmalıdır.
Bunlara sahip bir genç için, alanda çalışan kıdemlilerle, kendisi gibi yenilerle ve on onbeş senelik emeği olanlarla mutlaka usta-çırak tarzında çalışmalı, onların yakınında bulunmalı ve iyi niyetle gayretini sürdürmelidir. Pek tabiidir ki, yüksek lisans, doktora ve sonrası, bu yolda resmi öğrenim-öğretim için şarttır. Bu süreç içinde; kolaya talip olur ve emek sarfetmeden, aşınmadan, çalışmadan süresini doldurursa, anabilim dalındaki büyüklerinin sırtına basarak yükselir. Yok, zora talip olur, iyi çalışır ve anabilim dalında, bin dört yüz yıldan bu yana emeği geçenlerin fikrini alır, ilimlerinden istifade eder, yenilikler katarsa, hem akademik anlamda yükselir ve hem de en önemlisi ilim mensubu olur, âlim olur, fâzıl olur.
Özetleyecek olursak, anabilim dalının; meselelerini, önemli şahıslarını, tarihini, literatürünü, ciddi tarzda tanıyarak, ruhunu yücelterek, kendisi gibi hadisle iştigal edenlerle sık irtibat kurak gelişirse, çok farklı bir yapı kazanır ve Allah da başarı lutfeder.
Tarihçinin, sosyal bilimlerin ve disiplinlerin her türü ile, hatta teknik ve matematik bilimlerle öğrencinin irtibatlı olmalı, bir yerde zaruri, bazan da "olsa iyi olur derecede" gereklidir. Günümüzdeki iletişim süratinden hadis öğrencisi yararlanmalıdır. Kendi özel arşivinde, ülkemizdeki ve dünyadaki hadisçilerin terceme-i hallerini bulundurmalı, adreslerine sahip olmalı, onlarla dostluklar, hoca-talebe ilişkileri kurmalı ve gerektiğinde fikirlerini almalıdır. Bunun için, internet dâhil günümüz imkânları onun emrindedir. Mali imkânı olmayanlar bile, bu iş için açılmış cafe'lerden yararlanabilmektedir. Tabii bu tür çalışmayı engelleyecek pek çok olumsuz nesne de, öğrencinin karşısına çıkacaktır. Bunlardan birkaçını zikretmekte fayda vardır. Bu öğrenci hemen görev alamamaktadır. Görev alamayınca bu öğrenim kesilecektir. Hukuk fakültesinden mezun olsa idi; önce görev alacak, sonra da Ankara'da, yolluklu-yevmiyeli, maaşlı olarak, staj adı altında öğrenim yapacaktı. Ama İlâhiyat Fakültesini bitirdiği için, kendisine teklif edilen bir buçuk yıllık, tezsiz yüksek lisansı, kendi imkânlarıyla okumak zorundadır. Bu da mümkün değildir. Ankara'da onun için, bir yurt ve ilâhiyatçı evi yoktur. Birinci öğrenci hakim evinde, maaşlı, yolluklu, yevmiyeli öğrenimini sürdürecektir. Bunların ikisi de ilim yolcusudur.
Yüksek öğrenim sonrası öğrenimini sürdürme için bizim kurumlarımız burs vermektedirler. Bizden mezun olan bir bayanın, kendisi yüksek lisans yapmaktadır. İki yıl bekledikten sonra görev alabilmiştir ve sıkıntıda bulunmaktadır. Aynı öğrencinin söz gelişi eşi veya kardeşi, beş yüz dolar veren bir kurumda yüksek lisans yapıyor ve kendisine: "Özür dileriz, aslında sana verilen bu para yüksek lisans, kitap, araç ve gereci için azdır ama, kusura bakma. Kurumumuzun gücü bu kadardır" denilmektedir. İşte, "güçsüz yüksek tahsil şartları" böyledir.
Mutlaka, doktora ve yüksek lisans öğrencilerimize sahip çıkacak, onların tezlerini bastıracak finans sahibi ilim-severlere ihtiyaç vardır. Bunlar devlet kurumları da olabilir, özel sektör de.

M. Harmancı: Hadis ilminin yarınlarını nasıl görüyor ve değerlendiriyorsunuz?

Bu "görme" ve "değerlendirme", Allah'ın lutfedeceği ve insanların sebep olacağı eylemlere ve imkânlara bağlıdır. Yani olumlu ve iyi görebilmek ve değerlendirmek mümkün olduğu gibi, olumsuz ve kötü görüp, öyle değerlendirmek de mümkündür.
Bin dört yüz yıllık birikimi iyi değerlendirip, imkânları ve ihtiyaçları ortaya koyarak, geleceğe yönelik iyi bir plan ve program yapılır ve uygulanırsa, Allah da başarı lutfederse iyilikler olur, gelişme olur, hadis ilmi ve dolayısıyla Müslümanlar bundan yararlanır. Yok, yine "geldiği gibi gitsin" dersek, olduğu kadarıyla işler yürürse, ağır aksak gidişin sonucu da iyi olmaz.
Bugün, bu iki gidişi de düşündürecek görünümler bulabiliriz ülkemizde. Bazan bakarız, ümit verici gelişmeler olmuştur: "İnşaallah iyi şeyler olacak ileride" der, seviniriz. Bazan da bakarız, olumsuzluklar zuhur etmektedir, o zaman da "bu işlerin düzeleceği yok" kanaati ağır basar. Ama, ye'se düşmeyecek kadar ümit besliyor, gücümüzün yettiği, aklımızın erdiği kadar çalışmaya gayret ediyoruz. Gerçek şu ki, daha iyi haberleşip, daha planlı çalışabiliriz. Bunu sürükleyecek, kişiliği, ruh ve akıl yapısı yüksek hadisçiler var. Fakat kopukluk sürmektedir. Bunun sebebi biraz da, üniversite öğretim üyesinin, çalışacak vaktinin bulunmayışı, orta dereceli okullardan daha çok ders yüküne tabi olmalarıdır.
Üniversite kanunu ile öngörülen, sosyal bilimler enstitülerine, bol sayıda kardı verilseydi, 1983 yılından bu yana binlerce araştırıcı; yani, ders yükü az, ama araştırma ile özel olarak görevli, yetişmiş elemanlar elde edilebilirdi. Bu da çeşitli sebeplerle maalesef yapılamadı.

M. Harmancı: Hadis/sünnet aleyhtarı akımlara bakışınız nedir?

Bu tespit üzerinde iyi durmak gerekmektedir; gerçekten tarihte ve günümüzde, dünyada ve ülkemizde, hadise/sünnete olumsuz bakanlar var mıdır? Böyle bir aleyhtarlık mümkün müdür? Bazı şeyler var ki, olduğunu zannederiz. Aslında o, yoktur; hatta olması da mümkün değildir.
Hadis ve sünnet deyimleri, ıstılahları, peygamberimizi/Efendimizi akla getirir. Peygamberimiz, 63 yıllık şerefli bir hayat yaşamış ve Allah'ın verdiği ömrü bittiği için, yine onun huzuruna gitmiştir. Meseleye bu açıdan baktığımızda, ömründe, herkes gibi konuşan, etrafı ile ilgilenen bir yüce zatın; elbette sözleri, işleri, beğendikleri, beğenmedikleri ve kısaca söylerse açtığı bir şahrâh/dosdoğru ve geniş bir cadde vardır. Hadis ve sünnet aleyhtarlığı, eğer bunları kabul etmek anlamında ise, böyle bir şey mümkün değildir. Kur'an'a inanan Müslümanlar, onun tevemi/ikizi olan; onu açıklayan, onu yaşatan, onu koruyan sünneti ve hadisleri de kabul etmek zorundadırlar. Şunu diyebiliriz ki, sünnet/hadis aleyhtarlığı -eğer varsa- Kur'an aleyhtarlığı anlamına gelmez mi?
"Tek başına Kur'an'la yetinme hareketi" şeklinde bir aleyhtarlık ise kastedilen, bu da kıyıda köşede kalmağa mahkûm; zaman zaman görülen bir rahatsızlık türüdür. Aleyhtar olan kişi, eğer sünneti ve hadisi uzmanlık derecesinde biliyorsa, mutlaka onda başka bir üslup problemi vardı, yoksa aleyhtarlık değil.
Hadisin kendi mensuplarında görülen ve aleyhtarlık gibi tefsir edilen durumlar, aleyhtarlık değildir. Temelde iyi niyetli olan, hadisin ve sünnetin, hayatın her safhasında tecellîsini isteyen çalışmalarda, üslup ve fikir ayrılıkları varsa, bunlar iyi niyete ve yapılabilen küçük hatacıklara bağışlanmalıdır. Kötü olan bunların büyütülmesi, ortalıkta bir mesele varmış gibi gösterilmesidir.
Ülkemizde son yirmi yılda görülen bir hareket için, uzmanların söyledikleri -ki benim de inancım odur-; "hadisi/sünneti ve problemlerini bilmeyen bu kişilerin, önce klasiği iyi hazmetmelerinin gereği ve niyet dürüstlüğü kazanmalarının lüzumudur."
Hadisçilerde, hem kendi içlerinde, hem de yan bilim dallarıyla diyalog eksikliği vardır. Televizyon, dergi ve gazetelerde görülenler ise, belirli maksatla, belirli kişilere has kılınmış çalışmalardır.

M. Harmancı: Geçiş dönemi diye adlandırdığımız dönemin ulemasını bize anlatır mısınız? Bugünle kıyaslarsak onların ve dönemimizin artılarını, eksilerini sıralayabilir misiniz?

Bu tabirle kastedilen, "1900'lü yılların başında veya daha önce öğrenimini tamamlamış, Cumhuriyet dönemini de idrak etmiş âlimler" ise, o dönemin âlimleri, Osmanlı Devlet-i Âliyyesinin, her yönüyle gelişmiş olan kurumlarında okudular. Eski öğrenimin ve modernleşme çabalarının kısmen etkilerini gördüler. 1950'li yıllarda, seksen yaşına yakın olan birçok bilgini biz Konya'da okulumuzda ve şehrimizde gördük. Bunların içinde iyi öğrenim görenler olduğu gibi, görmemiş olanları da vardı.
Bu "geçiş dönemi âlimi" dediğimiz zatların en şanssız yanları; harplerle, kıtlık ve fakirlikle geçen dönemde dünyaya geldiler. Öğretim hayatları, görev hayatları uzun yıllar sekteye uğradı. Birçokları, meslek dışı yollarla geçimini temin mecburiyetinde kaldılar. Onlardan beklenen kalem ürünleri, eğitim öğretim ürünleri istenilen seviyede olamadı. Çünkü, dini öğretim kesildiği gibi, diğer dallarda da, kurumlar değişti, kapatıldı, onlar da ticaretle ve ziraatla meşgul oldular. Hatta, Çanakkale gibi büyük savaşlarda; Irak, Filistin, Sina, Yemen harekatlarında, Sarıkamış'ta ve diğerlerinde, okumuş onbinlerce memleket evladı şehid oldu.
Onların çok üstün yanları vardı. Bir kere, kendilerinden önceki her yaşta âlim ile ilim alışveriş imkânları vardı. Bugünün öğrencisi de, kendisinden önce yolda ilerlemiş onbinlerce ilim mensubu bulabilir. Ama ellili yıllarda; bizim orta öğrenim dönemlerimizde bu imkân yoktu. Dolayısıyla bizde; usta-çırak birlikteliği ile yetişme ya hiç olmadı veya bazı bölgelerde, az ve değişik türde oldu.
Bugünün insanı, imkân bakımından dünkünden daha şanslıdır. Ama dünün insanında, yokluğun verdiği azim, kararlılık ve başarıya ulaşma cehdi daha fazla idi.

S. Köse: Günümüz Türkiye'sindeki hadis çalışmalarını (örgün ve yaygın eğitim çalışmaları, akademik çalışmalar ve bilimler toplantılar açısından) nasıl değerlendiriyorsunuz?

Örgün çalışmalar denilince, İmam-Hatip liseleriyle, İlahiyat fakültelerindeki hadis öğrenimini anlamaktayım. Yaygın eğitim deyimi bana, camideki hadis öğretimini hatırlatmaktadır. Bunun eğitimi de düşünülebilir. Akademik çalışmalar, fakültelerin sürdürdüğü, sosyal bilimler enstitülerinin üstlendiği çalışmalardır. Bilimsel toplantılar da, özel sektörün, bazan yerel idarelerin, vakıfların ve öğretim kurumlarının yaptığı çalışmalardır. Bu sorunun, en geniş anlamdaki cevabı, bundan birkaç yıl önce, Samsun'da yapılan bir toplantıda konuşuldu. Ortaya "Hadis İlimlerinin Dünü, Bugünü ve Yarını" adlı bir kitap da çıktı.
1930'lu yıllardan sonra Türkiye'deki hadis öğretimi bir müddet, bütün dinî ilimler gibi durdu. Yaygın eğitimde görülen tek-tük çalışma dışarıda bırakılacak olursa, İstanbul Dâru'l-Fünûn İlahiyat Fakültesinin ve illerde İmam-Hatip okullarının açılışı, konuya biraz canlılık getirdi. Ama buralarda da seviye, zamanla düştü. Diyanete bağlı birkaç yayın dışında, o kurumun camilerde vaizler vasıtasıyla belki biraz konuya olumlu katkısı oldu. Derken, son otuz yılda yüksek dinî öğretim kurumlarımızda, hadis/sünnet öğretimi ve eğitimi biraz canlandı. Yaklaşık, elliyi aşkın hadis ile ilgilenen, anabilim dalı mensubu yetişti. Bunun üç katı kadar da, piramidin alt yapısı tabanı bulunmaktadır. Büyük imkânsızlıklar içinde bir şeyler yapıldı, hâlâ da devam etmektedir.
Bilimsel toplantılar tamamen malî yönden bizim beceremediğimiz konulardır. Ama birileri -sağ olsun ön ayak olur da-, toplantılar yaparsa, orada bir iki gün birkaç dostla görüşüp konuşmak, bizlere çok şey vermektedir. Fakat buralara da kıdemli hocalarımız gelmemektedirler. Halbuki, onlarla görüşmek, konuşmak, bizleri ve yeni yetişenleri olumlu yönde etkileyecek ve bu alana bağlayacaktır. Kısaca diyebilirim ki, bazı güzel işler yapılsa da; kopukluk sürmektedir. Malî sıkıntılar vardır. Büyük bir plana bağlı, ileriye uzanan programlarımız bulunmamaktadır.

S. Köse: Hadislerin anlaşılması konusunda nasıl bir yöntem izlenmeli?

Tarihi dönemde, hadislerin anlaşılması işi, daha çok fakihten, usûl-i fıkıh âliminden beklenmiş, onların bu işi daha yoğun ölçüde yaptıkları varsayılmıştır. Aslında, aynı zamanda fakih olan muhaddisler ve şârihler de, hadisin anlaşılması konusuna emek vermişlerdir.
Onların, hadisin anlaşılması konusundaki çabaları, kendi zamanlarına göre iyi idi. Birçok açıdan probleme bakma, her türlü ihtimali düşünme, sıhhatin tespitinde, metodik çaba sarfetme ve nihayet çok etraflı düşünme, onlarda da mevcuttu. İçlerinde bu işi çok iyi başaranlar olduğu gibi, yapamayanlar da vardı. Yani hadisin anlaşılması ve bu konuya yoğun emek verilmesi, yeni keşfedilmiş bir ameliye değildir.
Benim düşünebildiğim kadarıyla, hadisçi hadisin kullanımına elverişli olup olmadığı konusunda, eskilerin tekniğine yeniler ekleyerek görevlerini yapmalı. Hadisi, kendi alanlarında kullanacak olanlar da, ondan istifade yolunda alanları neyi gerektiriyorsa onu başarmalıdır. Ama şu nokta unutulmamalıdır; hadisler ve sünnet malzemesi, en az kayıpla, uygulamaya konulabilmelidir. Çünkü kaybolacak olan değer, Efendimizin bizlere armağanı olan hususlardır. Lalettayin bir kişinin sözü ve işi değildir.
Son zamanlarda hadisin anlaşılması ve yorumlanması amaçlı doktora çalışmaları yapıldı. Belki mesele biraz mübalağalı ve üslûp farklarıyla ele alındı ama, Dr. Mehmet Görmez'in, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu adlı tezi, Dr. M. Emin Özafşar'ın Hadisi Yeniden Düşünmek adlı doktora çalışması ve nihayet, Dr. Bünyamin Erul'un Sahabenin Sünnet Anlayışı adlı doktora tezi, bu problem üzerinde, belirli bir yoğunluğun ürünleridir. Bu çalışmalar daha da ileri gidecek, belki de "anlaşılmış, doğruluğu tespit edilmiş, arka planı, tarihselliği tartışılmış, Kur'an'la özellikle de akılla test edilmiş hadisler külliyatı, bunları izleyecektir." O zaman, sünneti yaşamak isteyen mütemessik, daha iyi imkânlara kavuşacaktır.
Diğer İlahiyat fakültelerimizin yaptırdığı doktora çalışmaları; ahlâktan zühde, tasavvuftan sosyal hayatın her safhasına kadar, insanımıza Peygamberimizin hedyini, açtığı ana caddeyi tanıtacaktır.
Bir sosyolog, bir antropolog, bir etnik bilimci, bir felsefeci ve bir tarihçi, bir eğitimci... vd., kendisine hadisçi tarafından sağlam malzeme verildiği takdirde, ondan bizim beklemediğimiz anlamlar çıkaracak ve faydalanacaktır. Elverir ki, "o malzemenin Peygamberimize aidiyyetinde bizler görevimizi yapalım." Tefsir, fıkıh, akaid, İslam tarihi, siyer, ahlâk-zühd ve benzeri alanlardan tutunuz, malî konular, toplum hayatı, aile düzeni, ferdî ilişkiler, komşuluk, dünya insanlığıyla olan münasebetlere varıncaya kadar, her yerde hadisin iyi anlaşılmalı, elbette bilim ve toplum hayatına faydalı olacaktır. Ama şurası unutulmamalı: hadisi iyi anlamak, şöyle veya böyle çalışmalar ve metotlarda, onu yok etmek ve yürürlükten kaldırmak hiç değildir. Hadisi anlamak, tefsir edebilmek, büyük sorumluluk yüklenerek, Müslüman topluma, peygamberlerinden kalan irşad malzemesinin sunulmasında aracılık etmektedir. Bu da şerefli bir iş olsa gerektir.

S. Köse: Sünnetin toplumsal hayatta yaşanması noktasındaki eksiklikler nelerdir? Sünnetin hayatımıza hâkim olabilmesi için ne tür çalışmalar yapılmalıdır?

Müslüman toplumlara tarih b oyunca gözlenen sosyal bir olgu vardır; halkın tamamı, dinî ilimleri öğrenememektedir. Çok sığ dinî bilgi ile yaşayan Müslüman toplumu, din bilginleri, ahlâk mürşitleri, onların ruh dünyalarına etki eden kimseler yönlendirmişlerdir. Eğer bu kişiler, sünneti/hadisleri iyi biliyorsa, sünnet toplumsal hayatta mümkün mertebe yaşanmıştır. Yok bilmiyorlarsa, toplum bilgisiz kalmış, an'ane halindeki hayat sürüp gitmiştir. Bu bakımdan, bende hâsıl olan kanaat şudur: Halkı, haklı veya haksız yere; ehliyetli veya ehliyetsiz, din hayatında etkileyen kimseler, önce onların sünnetle tanıştırılması/onlara hadis ve sünnet bilgisinin, daha açık bir söyleyişle, Muhammed aleyhisselamın ve yolunun tanıtılması gerekmektedir. Bu da çok zordur. Çünkü onlar ne kendileri böyle bir çalışmaya girerler, ne de kendilerinin sünnet olarak bildiklerinin dışına çıkarlar.
İlmiyle, ahlâkıyla, rûhî yüceliğiyle, topluma etki edebilmiş bir kişi, eğer hadisleri, toplumun amelî hayatına sokmayı isterse, bir nispet dâhilinde bu gerçekleşebilir. Ama yine de ortada büyük güçlükler mevcuttur. Çünkü, görebildiğimiz kadarıyla; ticari ve sosyal hayatına, İslam'ın hükümlerini sokmağa herkes istekli olmamaktadır. Tacir bir müslümanla şöyle bir konuşma yaptığımı hatırlarım. O günlerde, televizyonlarda birisi, hiç de bilgisi olmadığı halde sünnet/hadisler üzerinde olumsuz konuşuyordu. Bana tacir olan zat şunları söyledi: "Bu adama cevap vermelisiniz, doğru söylemelisiniz." Ben, birkaç kişinin yine televizyonlarda güzel şeyler söylediğini, İstanbul-Ankara dışında, televizyonların, başka illerden kimseleri konuşturmadıklarını... ifade ettim. Şöyle bitirdim sözümü: "Bunlara inanmayın. Bildiklerinizle amel ediniz kâfî." Bana dedi ki o zat: "Kafamızı karıştırıyor." Ben de kafalarının karışmaması gerektiğini, âlimlerin, onların üzerinde etkili olmadığını belirttim ve dedim ki: "Faraza, ben İslam'da ticaret yoktur, aman çarşıdan evlerinize çekilin, buna ihtiyaç vardır" desem, sözüme inanır mısınız?" "İnanmayız, doğru da olsa inanmayız," diyen tacire, "işte bu yakıcı sözlere de öylece inanmayın" dedim. Eğer, kesin bilgiler olsa veya ötekinin sözüne inandığı gibi, benimkine de inansa, o zaman durum değişir. "Kafamı karıştırıyor" dediği nokta, aslında insanın tabiatına iyi gelen anlamda karıştırıyor demektir. Çünkü, verilen bilgiler, onların yüklerini sırtlarından indirmekte, sorumlulukları azaltmaktadır. İnsanın da tabiatına bu hoş gelir. Fakat bir de endişe beyanı zorunluluğu duymakta ve bizlerin konuşmasını istemektedir.
Sünnetin amele dönüşmesi için; gerçek bilgi, devamlı olmak suretiyle halkı doyurmak ve onlara eğitici sünnet/hadis bilgileri vermek tek yoldur. Camii, ev, iş yerleri ve topyekun hayatın her safhası, ortak bir eğitim için işbirliği yapar ve meselenin yönetimini de ilmin ve iyi örneğin eline verirse, Allah da tevfîk lutfederse, söylediğiniz gerçekleşebilir.
Anne ve babasının, yetişmekte olan çocuğa vereceği ilk sünnet/hadis bilgileri ve uygulamaları, mutlaka iyi bir temel için zaruridir. Söz gelişi Allah'a duayı, insanlara teşekkürü, dürüstlüğü, çevre ile uyumlu yaşamayı sünnetten öğrenen anne-baba, evladına bunları aktarır ve kendisi de örnek olarak onun gözü önünde yaşarsa hadisin amele dönüşümü daha da kolaylaşır. Buna okul katkıda bulunursa, hayatın diğer kurumları ve safhaları, kötü örnek olmazsa, fert elbette sünneti yaşamış olacaktır.

S. Köse: İtikâdî konularda hadislerin değeri nedir?

Bu soru Peygamberimize çok yakın dönemlerde sorulmuş, fakat daha farklı olarak gündeme gelmiştir. Peygamberimizin sözlerini anlamında dar çerçevede ıstılahı ele alırsak, en az iki nokta önem kazanmaktadır: İtikâdî konular nelerdir? Değerlendirmede neler ölçü olarak alınacaktır?
Vaktiyle haberler, şöhretlerinin yaygınlığına göre bölümlenmiş ve mütevatir haberlerle âhâdın haberleri taksimi ortaya çıkmış. Daha sonra buna bir de meşhur (müstefiz) eklenmiş. Şöhreti en az olan haberu'l-vâhidin, itikatta değeri tartışılmış; çoğunluk bunları itikatta kabul etmediğini söylemiş, Ahmed b. Muhammed b. Hanbel gibi, aynı zamanda, hem hadisçi, hem fakih, hem de akaidi bilen âlimler, sıhhati şart koşarak, ahbar-ı âhâdı da itikatta, ferdin görüşünden üstün tutan bir yere oturtmuş, kabul etmiştir.
Reddedenler, eğer darda kalıp böyle bir hadisi kullanmak mecburiyetiyle baş başa olmuşlarsa: "mütevatir diyerek" kullanmışlardır. Böylece ortaya, "değerlendirmede izâfîlik" çıkmıştır.
Bana öyle geliyor ki, birileri önce "akaid umdelerini bir listelemelidir." Bunu kim yapacak? Kelamcı mı? Tevhid âlimi mi? Akaidci mi? Din Felsefecisi mi? Veya hepsi bir araya gelip, başkalarına da yardıma çağırıp mı? Bu iş bittikten sonra, o umdelerin kaynağı durumunda olan hadisler aranacak, geçerlilikleri, sıhhatleri, kullanıma elverişlilikleri tespit olunacak, sonra da duruma bakılacak. Veya bu işin tam aksi yapılacak, inanca taalluk eden konularda, Efendimiz'in sahih sözleri listelenecek ve ortaya akaid umdeleri çıkacak. Mesele de böylece halledilecek. Bunların hiçbiri yapılmazsa, yine kör düğüşü sürecek: bazıları, "hadisler akaidde delil olmaz" derken, bazı uzmanlar da "niçin olmasın, bal gibi olur" diyecekler ve doğruyu söylemiş olacaklardır.
Efendimiz'in sözü, eğer sağlam yollarla gelmiş, âlime kesin kanaat bahşetmiş ise, o takdirde ilim adamı ilmini onun üzerine bina edecektir. Böylece, akaid konularında hadis, birinci dereceden kaynak olacaktır. Burada Kur'an'ın, aynı konuyu işlemesine artık bakılmaz. Yok, sağlam malzeme yok ise, Kur'an-ı azimüşşan da o konuya temas etmemişse, öyle bir akaid umdesi mevcut değildir anlamına geleceği için, meselenin üzerinde durmak yararlı olmayacaktır. Bilginlerin eserinde, bir delile dayanmadan veya halk dilinde burhansız olarak, akaid konusu zannedilen meselelere gelince, onların hadislerde ve Kur'an'da kaynağı yoksa, akaid umdesi olması da mümkün değildir. Sahabe dâhil, âlimlerin ve mü'minlerin, dine ek olarak bir inanç umdesi belirlemesi, her zaman tartışma konusu olur ve savunulması da hayli güçtür bu konunun.

S. Köse: Hadislere yaklaşımda gelenekçi ve modernist diye adlandırılan yöntemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu terimlerin yerli veya yabancı kökenli olduğunu bilemiyorum. Türkiye'de ilkin hangi eserlerde ve münakaşalarda kullanıldığı hakkında bilgi sahibiyim. Orada mevcut atıflardan anlaşıldığına göre, Batıda ve İslam dünyasında da bu ıstılahlar kullanılmaktadır. Yeni oldukları için, çerçeveleri ile muhtevaları da tam oturmamıştır. Bunların yanında, yaklaşık yirmi kadar ıstılah daha vardır. Onlar da birlikte, bu nevi araştırma ve münakaşalarda görülmektedir. Mesela, "Şekli benzeme, zahirî yaklaşım" gibi terkipler de bu nevi terimlerdir. Sahabenin Efendimize ittibalarının bir bölümü için kullanılmaktadır. Kendi içinde tenakuzlu olan bu tespitlerde; bir bölüm yüce sahabinin, sadece Efendimize olan sevgileri sebebiyle, meselenin rûhuna nüfûz etmeden, sadece dışa bağlı olarak onu taklid ve temessül etmeleri için kullanılmaktadır. Bol misalle anlatılan bu konulardaki terimler, bana biraz ihtiyatsız gelmektedir. Nedense ben, en az fakih olan sahabenin, Efendimize ittibaı için; "zahirî benzeme, şekli benzeme" gibi terkipleri ağır bulmaktayım. Görüşüm yanlış da olabilir.
Gelenekçi ile kastedilen; seleften beri hadisleri, ana hedefleri itibariyle değil de, sadece rivayet açısından inceleme usûlüne verilen bir anlamdır. "Gelenekçi sığdır, tenkide dayanmaz, selefe körükörüne bağlıdır. Modern çağın güzelliklerini, hadis anabilim dalının meselelerinde kullanamaz..." gibi değerlendirmeler. Modernist deyimi daha da farklıdır. Çünkü, sosyolojide, felsefede, sanatta, edebiyatta ve diğer pek çok bilimde ve disiplinde kullanılır. İslamiyatta ise; daha çağdaş ve serbest düşünen ilim adamına bu sıfat söylenmektedir.
Bu tür yönelimlerin, gerek Batı din araştırmalarından İslam araştırmalarına uyanması, gerekse fikrî ve hümaniter bilimlerin, hadisle yoğrularak, yeni sonuçlara varılması elbette yeni oluşumlardır. Bunların üzerinden zaman geçecek, bunlar nitelik kazanacak, dayanabilirse yaşayacak, dayanamazsa yenilerine yerlerini terk edecek. Ama her hal ve kârda, düşünenler, çaba sarfedenler, korkulacak kişiler değildir. Hatalar her insan için söz konusudur.

S. Köse: Sünnetin yerelliği ve evrenselliği nelerdir?

Doğrusu bu konuda bilgim çok azdır. Birçok yazılar okuduğumu hatırlarım. Anlayabildiğim kadarıyla aynı şeyleri Kur'an için de düşünen ve iddia eden kimseler mevcuttur. Sünnetin kendisinin mahiyeti kavgalı hale getirilmekte ve ne olduğu üzerinde değişik fikirler ortaya atılmaktadır. En sağlam anlamda Peygamberimizden bize kalan söz, yaşayış biçimi, İslamî değerler..., acaba o günkü Hicaz toplumuna ait değerler midir? Yoksa bütün dünyaya hitap edecek vasıfta evrensel değerler midir, şeklinde mesele özetlenebilir. Daha farklı anlayışlar da aynı çerçeve içinde mütalaa olunmaktadır. Bunu daha yumuşak söyleyenler de mevcuttur. Yani, Efendimiz'den gelen malzemenin hiç olmazsa bir bölümünü bu nitelikte gören bir cereyan.
Öyle zannediyorum ki, klasik dönemde, sünnetin hüdâ ve zevâid tarzındaki bölümlenmesinin biraz daha farklı tezahürü, günümüze has bir çalışma biçimi bu. Bunu ortaya atanlar, niyetleri ve hedefleri hakkında doğrusu şu anda hazır ve sağlam bilgi sahibi değilim. Hemen niyetlerini kötü görmek ve onların sünneti ilga fikrine sahip olacak nitelemek gibi bir düşünceyi de acele verilmiş bir hüküm olarak görürüm. Niyetleri dürüst olduğu takdirde, gerek klasik ve gerekse günümüz dünyasında, metod farklılığı yüzünden, hadise ve sünnete zarar verenleri maruz görmekteyim. Ama onların mutlaka sünneti/hadisi bilmelerini temel olarak kabul etmekteyim. Hadisi/sünneti bilmeyen, niyeti iyi de olsa, köyü de olsa, kendisinin ehli olmadığı bir konuda lüzumsuz işlere uğraşıyor demektir. Zaten bilmediği bir alanda, Allah ona sorumluluk da yüklemez. Alanı öğrenmesi onun görevi olsa gerektir.
Benim kanaatim: Ehliyetle tespit etmek şartıyla, sahih sünnet -ki bunlar insanlığın ortak değerleri olacak karakterde olabilmektedir- Efendimiz'den her ne sadır olmuş ise, ona bağlı olanları ve olmayanları mutlaka olumlu anlamda etkiler. İnsanlar ondan faydalanırlar. Yeter ki ilim sahipleri, iyi niyetle yardımcı olanlar: Çağlara, insanlara güzel anlatsınlar.

S. Köse: Tasavvuf-Hadis ilişkisi konusundaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Peygamberimizin risalet görevinin büyük bir bölümü, insanların ahlak ve ruh hayatları bakımından eğitilmeleridir. Diyebiliriz ki, Efendimizin risaleti, eğitimciliği, büyük devlet yönetici vasfı, rahmet peygamberi bir kumandan oluşu yanında, dünyayı gerektiğinde, Allah adına ve dinî hayat lehine zâhidane bir şekilde kabulü, onun madde-mânâ dengesindeki başarısını gösteren bir vasfıdır. Efendimizde zühd, Efendimizde ruhânî hayat, hep bu madde-mânâ, ruh ve cisim dengesi içinde mütalaa edilmelidir.
Hadisçileri, Peygamberimizi bazı yönleriyle ilgi alanı olarak kabul ettiklerine göre, zarurî olarak onun zühdü ve ruhanî hayatı da, ahlâk çerçevemizi oluşturan âmiller arasında yer alacaktır. Adı ister tasavvuf olsun, isterse kulluk ve zühd olsun, Müslüman âlimlerin Rabbânî tarafları da bulunacaktır. Kaba bir şekilde zâhir-bâtın ayrımının, toplumda birçok hicrana sebep olduğu yaşlı dünya hayatında, Türkiye'de bu nokta iyi görüldü ki, Prof. Dr. Abdullah Aydınlı, Yrd. Doç. Dr. Ali Vasfi Kurt gibi ilim mensupları mesele üzerinde çalıştılar. Fakültemizde çok daha önce Prof. Dr. Bilal Saklan, Mekkî b. Ebî Tâlib, Ebu Bekr Gülâbâdî gibi sûfi yazarların, hadis ağırlıklı eserleri üzerinde çalıştı. Şimdilerde doktorası biten Seyit Avcı ve yakında bitecek olan Muhittin Uysal da, yine Hadis-Tasavvuf ilişkilerine emek veren ilim mensupları olmuştur. Seyit Avcı, Bursalı İsmail Hakkı Efendiyi hadis ilimleri açısından incelemiş, Muhittin Uysal ise, Tasavvufa kaynak olarak tanınan hadisler üzerindeki çalışmasıyla alana katkıda bulunmuştur. Bütün bunlardan beklediğimiz bir nokta vardır: Ferdin ve toplumun ruh ve ahlâk dünyalarına, daha sağlam malzemenin yön vermesi, Tasavvufa sünnet girerse, kötü mü olur? Hedef budur. Bu eski bir âdettir. Sûfî hadisçiler gibi, hadisçi sûfîler de vâkıa olarak dünyada yaşamış, günümüzde de ve gelecekte de yaşayacaktır. Dr. Bilal Saklan bize, yüze yakın hadisçi, ama tasavvufa alâkalı zat ile; tasavvuf ehli, ama hadise hizmeti şiâr edinen, tarihe mâl olmuş ilim ve ahlâk mensubunu tanıttı. Eserinin birilerinin himmetini beklediğini, basılmaya hazır olduğunu ifade etmeliyim.
İmam-Hatip nesli, vaktiyle böyle bir ruhânî hayat çatısı altında; kendisine özel bir yapıda toparlansa idi, "kapanın elinde kalmazdı." Bu çalışmalar iki yönden fayda verecektir inşaallah. Hadisçiye ruhânî hayat ilgisi kazandıracak. Onu tekâmül ettirecek, geliştirip güzelleştirecek. Tasavvuf dünyasına Sünnet-i Seniyye-i Muhammediyeyi sokacak. Allah başarı lutfederse bu da az mazhariyet değildir ha!..

S. Köse: Tahkikli neşir faaliyetleri konusunda neler söylersiniz?

Rahmetli hocam Muhammed Tayyib Okiç'in, Ankara'ya bağlı yâdigarlardan Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Prof. Dr. Mehmet S. Hatiboğlu ve onların mesai arkadaşları, bizlerin; İmam-Hatip neslinin yetişmesinde, meşkûr mesâileri olan âlimlerdir.
Tahkikli eser neşrinin en güzel örneğini Dr. Hatiboğlu'nda gördük. "İslam kitabiyyatının envanterinin yapılmadan, dinî konularda son sözü söylemenin güçlüğünü, selefin eserlerine hayranlıkla beraber, onların zelle ve hatalarını, gerektiğinde aflarına sığınarak işaret edebini" de ondan öğrendik. Ama gönlümüz isterdi ki, Ankara'daki bir "Yazma ve Kültür Eserleri Tahkik Merkezi", bugün kırk yaşına bassaydı, dal-budak salsaydı. Ülke ilmini, ecdad yâdigarlarını, yazma hallerinden kurtararak, insanlığa sunabilseydik. İnanıyorum ki bunlar, yine onların himmet ve teşvikleriyle bugün olmazsa, yarın olacaktır.
Ramhormüzi'nin el-Muhaddisu'l-Fâsılı'nı neşre hazırlamak için, üzerinde bir yıl çalışmış iken, Dr. Acâc el-Hatib'in yayınını görmüş, Hadiste Nasih-Mensuh üzerine yönelmiştim. İbn Şâhin'in en-Nâsih ve'l-Mensûh'unu, Diyanet İşleri Başkanlığı bastıracak zannıyla yayına hazırlamıştım. Önümüzde de Şerefu Ashabi'l-Hadis gibi güzel ve mükemmel başarılmış bir örnek de vardı. Amman'da, Şuayb el-Arnavut ve öğrencilerinin tahkik merkezini bir saat kadar gezebildik. Otuz beş seneden bu yana yapılan çalışmaları duyduk. Bazı eserleri gördü. Her çalışmanın eksiği olabilir. Ama, bir kurumun 35 yıl aynı hizmeti sürdürmesi tebrike şayan bir husustur.
Konya'da böyle bir hizmete bismillah dedik. Paramız yok, imkânımız yok. Ama iyi niyetimiz ve arkadan gelecek genç kadromuz mevcut. Türkiye'nin elli seneye yakın bir tahkik an'anesi de vardır. İstanbul ve Ankara Üniversitelerinin değerli çalışmaları elimizdedir. Prof. Dr. Hatiboğlu'nun, tecrübelerini -Allah nasib eder Konya'ya taşırsak-, istidatlı genç arkadaşlar da meseleye omuz verirse, mevcutlara göre daha farklı hizmetler burada verilecek; özellikle Türk-İslam kitabiyyatının, Osmanlı Türkçesiyle yazılı eserlerin de tahkiklerine zaman ayrılabilecektir.
Halen üç elemanımız Amman'da, söz konusu âlimin ilgisi ile, tahkike yönelmiş bulunmaktadır. İki hadis asistanı ve bir yüksek lisans öğrencimiz dil problemlerinin halli yanında, metin ve kültür tahkiki tekniklerini de uygulamalı olarak göreceklerdir. Ayrıca bu gençlerden ikisi, İbranca öğrenimine de başlamıştır. Allah başarı verirse bu elemanların sayısı artarsa, tahkikli neşir, ecdadımızın yazma halindeki Türkçe eserlerindeki yayımlana; bir tür kültür envanterimize katkı, inşaallah faydalı olacaktır.

H. Uysal: Osman Ergin'in "Türkiye Maarif Tarihi" ve İ. H. Uzunçarşılı'nın "Osmanlı Devletinin İlmiyye Teşkilatı" adlı eserlerinde, Fatih döneminde medrese prohramına Şerh-i Mevâkıf ve Hâşiye-i Tecrîd dersleri konulduğu, ayrıca ilk kez aklî ve naklî ilimler tasnifi yapılacak medreselerde her ikisine de yer verildiği, Kanunî döneminde ise Fatih'in Sahn-ı Semân medreselerinde olmayan yeni ihtisas bölümleri açıldığı, Tıp, Riyaziye fakülteleri ile en yüksek kısım olan Dâru'l-Hadis medreselerinin kurulduğu belirtilmektedir.
Ancak medreselerin gerilediği dönemlerde anılan derslerin "felsefiyâttır" denilerek gereksiz sayıldığı ve yerlerine Hidâye ve Ekmel dersleri konulduğu ifade edilmektedir.
Ayrıca Mübabat Kütükoğlu'nun Tarih Enstitüsü Dergisi'nde İstanbul medreseleriyle ilgili bir makalesinde de, "16. yy.'da medreselerde riyaziye ve tabii ilimlerin terkinden sonra, 18. yy. sonlarından itibaren tefsir ve hadis tedrisi de ihmale uğramıştır" denilmektedir.
Siz, günümüzle de paralellik kurarak, anılan yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye Eğitim Tarihi ve İslam İlimler Tarihi, ayrı ayrı ihtisas alanlardır. Bu alanlarda, Türkiye'de bol sayıda uzmanın bulunduğu da söylenemez. İkinci bir önemli nokta; yeni kurulan devletin politikası gereği, 1920'li yıllardan günümüze kadar, varsa eğer alanın elemanlarının, tarafsız değerlendirme yaptıkları da şüphelidir. Bütün kurumlarda olduğu gibi, ilim hayatında da, Osmanlı dönemlerini, özellikle de Cumhuriyete yakın dönemleri kötülemek modadır. Ama artık Osmanlı ve devleti, hanedanıyla birlikte dışlandığı dönem, bir asra yaklaşmıştır. Dolayısıyla, nefrete gerek bulunmamaktadır. Bizim kurumlarımızın, tarihleri otuz-kırk yıllık değildir. Eskiyi kötülemek, bizim onlara mensûbiyetimizi ortadan kaldırmaz.
Bunları şunun için söylemekteyim, bu kötülemeler sebebiyle, en çok üzerinde durulan husus, Osmanlı ilim dünyasının teknik bilimle ve sanatlara gereken ilgiyi göstermediği şeklindedir. Bunlar tamamen yanlıştır. Hayatın her safhasında kendisine gereken tekniği, üretmiş ve uygulamış olan Osmanlı için, Cumhuriyet dönemini yüceltme adına, hikâyeler uydurarak kötülemek, gerçek ilim tarihi adına olumsuz bir tutumdur. Temmuzun ilk günlerinde, bir özel kanalda seyrettiğim, ilimler tarihine ait tarafsız bir belgesel, dünya astronomi tarihini anlatıyordu. Dizinin büyük bir bölümünde konu, "İstanbul Rasathanesi" idi. Burada, Takiyyüddin isimli bir bilginden, rasathaneden ve onun geliştirdiği, dünya üniversite ve rasathanelerinde kullanılan araç-gereçten söz edildi. Göğsümüzü kabartan, yanlışları düzelten bir programdı bu. Ben inanıyorum ki, ilimler tarihinde yapılacak alan araştırmaları, Osmanlı dönemi devletimizin, teknik, matematik, biyolojik ve kimyasal alanlarda da, üreten ve ihtiyaçlarını gideren bir yapıya sahipti.
Medrese ile alay edilir. O medresenin ilim ve tekniği ile ülke sınırları genişledi. Dünyaya insanlık, ahlak ve adalet götürüldü. Günümüz öğretim kurumlarının, dünyaya verdikleri ne ise, bunlar eski dönem ile karşılaştırılabilir. O zaman ilim adına gerçek değerler ortaya çıkar. Bugün, askerlik yaşı gelen öğrencinin, otomatik olarak tecili yapılır. Kurumlar yılda iki kez bu işlemi yapar. Dün, alay konusu olan medresede bu iş; askerî kurumlardan gelen bilim adamlarının, özel sınavları sonu belirlenir; tecile hak kazananlar tecil edilir, başarısızlar da Topkapı askerlik dairesinde orduya alınırlardı. "Matbaa şu kadar yüzyıl sonra geldi" gibi, ham çıkışlarla o dönemin bilim hayatı değerlendirilemez. Aynı ölçüleri bugünün aydınına uygulayalım. Onların "istemezük"lerinin boyutunu âdilce ortaya koyalım.
Medrese, gerektiğinde kendisini yenilemiş, programlarını geliştirmiştir. Hatalar olabilir. Bugün, ülke çapında görülen "siyasal çalışmaları ön planda tutan zihniyete ne demelidir?" Konya'da, YÖK başkanına, "TÜBİTAK" gibi, fikrî ilimlerin, tarih, felsefe ve din bilimlerinin bir kurumu olacak mı?" sorusunu sordum. "Ülkemizde fikrî ilimler alanındaki ürünler, dünya standartlarına uygun olduğu halde, devlet bu yöne hiç eğilmemektedir" dedim, sebebini sordum. "İstatistikler öyle demiyor ama" cevabını aldım. Söz gelişi, yüz sene sonra, ülkede sözel ağırlıklı çalışmalar hız kazanıp, dünya çapında başarı, sözel ile sayısalın izdivacından elde edilse, bu geçmiş hatalı dönem ciddi şekilde eleştirilecek midir? Hiç zannetmiyorum. Değerlendirmelerde insaflı olmak, hem ölenlere, hem sağ olanlara saygı demektir.
Eğer tarihte, hadis ilimleri aleyhine bir kayma olmuşsa, bugün bu telafi edilebilir. Önce uzmanlığa değer vermek, sonra da, piyasaya özel olarak atılan, alanı bilmeyen yüksek konuşanları, insafa davetle işe başlamak gerektir. Herkes edepli olmalı. Bilmediğimiz alanla ilgilenmemeliyiz. Öğrenmek için ilgilenmeliyiz. Tamamen uzmanlık alanı olan konuları, milletin önüne getirip, "Ya! İşte bunu sadece ben bilirim!" bezirgânlığından kurtulmalıyız. Bu, fertlere düştüğü kadar, devlete de düşen, bir ilme hürmet eylemidir.

H. Uysal: Emin Bey'in "Tarihçe-i Tarîk-i Tedrîs" belirttiği şekliyle klasik on iki dereceli medrese sisteminde son kademe Dâru'l-Hadis'lerdir. Siz bir hadis tarihi yazarı olarak bu durumu Osmanlı dönemi hadis edebiyatı tarihi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ayrıca anılan durumla, Osmanlı dönemi hadis kitâbiyyatının da oldukça zayıf olduğu yönündeki yaklaşımları bağdaştırmak mümkün müdür?

Prof. Mehmet S. Hatiboğlu beyin, zaman zaman yazdığı bir tespiti vardır. Aynı cümlelerle olmasa bile onun görüşü şöyledir: "Ülkemizin ilim ürünleri henüz sağlam bir envantere kavuşmamıştır." Bu tespit çok doğrudur. Türk insanı, Arapça ve Farsça ile çok az yazmıştır. Dolayısıyla, onun az sayıdaki kitapları İslam dünyasında şöhret bulmuş, ama Türkçe yazdıkları, eğer basılı değilse kütüphanelerde kalmış, sadece uzmanlara hitap edebilmiştir. Bu noktadan hareket edersek şunları söylemek mümkündür: Ülkemizdeki ve bütün Osmanlı mülkündeki Dâru'l-Hadis sayıları henüz sağlam olarak tespit olunmamıştır. Bunların birçoğu yıkılıp gitmiştir. Fas'tan İran sınırına, Kırım'dan Yemen'e kadar on milyon kilometrekarelik bir mülkte, Dâru'l-Hadislerin önce tespiti gerekir. Sonra, Anadolu ve Rumeli'ye has olanlar araştırılır. Bunlar, Evliya Çelebi'nin verdiği sayılar esas alınırsa pek çoktur. Ama onun mübalağa ettiği de düşünülmektedir.
Sözgelişi Konya'da bugün ayakta olan bir tek İnceminareli Dâru'l-Hadis vardır. Şer'iyye sicillerinde en az iki dâru'l-hadis daha geçer. Vakfiyeler ve şer'iyye sicillerinin yardımıyla, onların işleyiş tarzları; gelirleri, giderleri, işletme yöntemi belirlenmelidir. Bugünün hadisçileri böyle diri mevzular yerine fantastik konularla iştigal etmektedir. Gerek ilim tarihçisi, dil bilen hadisçiler için bu alan henüz bâkirdir. Uzun ve yorucu bir mesâi gerekmektedir. Dağınık malzemenin, yıllar boyu sabırla dip-köşe aranması lazımdır. Bu ise, akademik kademeleri bir an önce tırmanma isteğindeki gençlere cazip gelmektedir.
Bir zamanlar, el-Bidâye ve'n-Nihâye'deki eğitimle ilgili anekdotlara, şahıslara, kitaplara, kurumlara merak sardım, satır satır bilgi aradım. Çok hoş bilgi kırıntıları buldum. Ama bunların itmamı için yıllar gerekmekteydi. Başka işler çıktı, onları boşladım. Böylesine sabırlı bir araştırma, özellikle alanımızın dışındaki eserlerde yapılacak bir tarama, hadis tarihine çok geniş bilgiler getirecektir. Dâru'l-Hadis müderrisliği kadroları, âlimi Anadolu kazaskerliğine, oradan Rumeli kazaskerliği, oradan da Şeyhülislamlık makamına götürürdü. Bunun bir de alt kademeleri vardı. Sühte, muid, yirmili, kırklı, altmışlı... medreselerde hocalık yaparak başarı gösterenler, kadroların en üst kademesine kadar gidebilirlerdi.
Çok büyük coğrafyadaki uzun yıllar, Osmanlı dönemi olarak kabul edersek, Arap, Türk birçok yazarın eserini bizim dönemimiz içinde değerlendirirsek, çok fazla sayıda eser meydana çıkar ve "azlık iddiaları" çürütülmüş olur. Ama sadece Osmanlı mülkü tabiri ile, Anadolu ve Rumeli kastedilirse, kütüphaneler neler verecek bilmemekle beraber, böyle bir önyargının da varlığını bilmekteyiz. Şekâik en-Nûmaniyye türü envanter eserlerde, Keşf ez-Zünûn'da, Bursalı Tahir beyde, hadis kitaplarının takibi, belki de bu fikri biraz değiştirecektir. Ama asıl gerçek sonuç, bütün kütüphanelerimizin iyi bir hadis dökümünün yapılmasıyla ortaya çıkacaktır. Bu da değerli ve teşvik edici bir çalışma olur. Eğer millet olarak hadise/sünnete az emek vermişsek, günümüz ve ilerisi için daha çok çalışırsak, bu alana yüklenerek açığı kapatmalıyız.

H. Uysal: Siz Konyalısınız. Konya'da yaşıyorsunuz ve Selçuk Üniversitesi'nde öğretim üyesisiniz.
Konya'nın eğitim tarihi açısından zengin bir geçmişe sahip olduğu, Selçukluların Konya'yı payitaht yaparken Alaaddin Tepesi'de sarayla cami arasında, bir anlamda kentin kalbinde, "Medrese-i Sultaniyye" adıyla bir eğitim kurumu kurdukları bilinmektedir.
Konya'da ilim ve irfanın her zaman değer bulduğunu, örneğin Necmeddin Râzî'nin "Mirsâdu'l-İbât" adlı eserini beğenen Alaaddin Keykubat'ın, kitabın kelimelerini saydırdığını ve kelime başına, yazarına bir altın ihsan ettiğini tarih kitapları yazmaktadır.
Selçuklular, Karamanoğulları ve Osmanlılar döneminde Konya'da çok sayıda eğitim-öğretim kurumunun bulunduğu şehrin, Türk âlimler, İranlı şairler ve Arap düşünürler için bir câzibe merkezi olduğu da ifade edilmektedir.
Örneğin, Osmanlı'nın son döneminde, 1910'da yayınlanan bir istatistiğe göre, İstanbul'da 278, Bursa'da 326, Konya'da ise 576 medresenin bulunduğu belirtilmektedir...
Siz Cumhuriyet döneminin önemli bir kesitini bu şehirde ilim ve irfanla geçirmiş bir âlim olarak, Selçuklu, Karamanoğlu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin ilim tarihi açısından genel bir panoramasını çizebilir misiniz?

Böyle bir soruya ancak, söz konusu zaman dilimlerini, eğitim ve öğretim açısından uzmanlık derecesinde tanıyan bir âlim cevap verebilir. Ben, Selçuklular döneminde, Konya'nın başkent olduğunu, ilme, sanata değer verildiğini, teferruatını şimdi hatırlamadan biliyorum. Medrese-i Sultânî'nin mahiyetini bilmemekteyim. Mirsâdu'l-İbâd'a verilen, te'lif halı da çok iyi. Ama ben bugün böyle bir durum olmadığını bilmekteyim. Konya'da 576 medresenin bulunduğu ve hem de 1910 tarihindeki bir tespitin bu rakamı verdiği biraz zor anlaşılacak husustur. Çünkü, o zamana yakın dönemdeki ilim kurumlarını biz bilmekteyiz. Mekân olarak da, Hükümet binası ile Alaaddin Tepesi'nin eteğine kadar olan bölüm, medreselerin binalarının olduğu yerlerdir. Buraya da öyle bir sayı sığmaz. Ayrıca, Köprübaşı'nda, İsmet Paşa Okulu'nun arkasında ve şimdiki merkez PTT binasının olduğu yerlerde medrese varmış. Onlardan, harap olanları biz çocukluk yaşlarımızda gördük. En fazla elli öğrenci kapasiteli kurum bunlar. Mesela beylikler dönemine ait bir medrese kalıntısı bugün, Pîri Mehmet Paşa Camii kuzeyinde görülür. Her odaya bir öğrenci hesaplasanız, nihayet yirmiyi geçmez mevcut. Bu konuların üzerinde çalışan ve doktora hazırlayanlar olmuştur. Konya sözüyle: Antalya, Isparta, Burdur, Afyon'un bir bölümü gibi geniş bir alan kastedilse dahi böyle bir sayı bana mübalağalı gelmektedir. Köylerdeki Sıbyan okullarını hesaba katarsak, hepsini birden eğitim kurumları olarak görürsek, o zaman bu söz doğru olabilir.
Kısaca söylemek gerekirse, söz konusu dönemlerde milletimiz, yönetimiyle, millet fertleriyle, ilme özellikle de dinî ve matematik bilimlere, dünya hayatında insana gerekli zanaat ve sanatlarla meşgul olmuşlardır. Bazılarının zannettiği gibi, günümüz sadece "ilim çağı" değildir. Her milletin hayatında, ilmin ön planda tutulduğu ilim çağları vardır. Ve o çağlarda, onlar ilmi en üst değer olarak görmüşlerdir. Bize düşen ise, eskiyi bilerek, yeniyi değerlendirerek, geleceği kurmaya çabalamaktır.

S. Köse: Lisans ve lisansüstü dönemdeki öğrenci arkadaşlara neler tavsiye edersiniz?

Lisans öğrenimini tamamlayan fakülte mezunu, eğer son yılda, bir anabilim dalını sevip, onda çalışmaya karar vermişse, fakülteyi bitirdikten sonra İslamî ilimlerdeki müktesebatını bir kontrol edip pekiştirmeli; Kur'an, Hadis ve İslam Tarihi ile, kurumlarıyla olan irtibatını, az da olsa sürdürürken, yöneldiği alanla ilgili çalışma sürecine girmelidir.
Bir nefis muhasebesi faydalıdır: lisan durumumuz nedir? Kur'an'ı tanıyor muyuz? Hadis ve sünnet/rivayet ilimleriyle aramız nasıldır? Tarih, felsefe, sosyal bilimler biliyor muyuz? Bu hesaplaşma müspet ise, artık, anabilim dalındaki hocalarla daha yakın olunmalı; Türkiye ve dünyadaki meslektaş arkadaşlarla ve alanın büyükleriyle irtibat kurulmalıdır. Bu, mektupla veya daha farklı yollarla olabilir. Küçük bir indeks defteri veya başka usuldeki bir arşiv, dünyadaki meslek mensuplarının özelliklerini biriktirmemize yarar. Zaman zaman oraya bilgiler koymalıyız. Gerekirse bu hocaların resimlerini temin de iyidir. Mutlaka ilgili bilim dalındaki neşriyat, büyük ve çok ciltlikler hariç, alınmalıdır. Önce el kitapları, sözlükler, alanın teknik kitapları, zamanla öğrencinin küçük kütüphanesini oluşturur.
Batı dili ve Arapça işi, üst düzeyde halledilmeli, bu dillerle irtibat hiç kesilmemelidir. Kesilirse, zamanla zayıflama mukadderdir. Ders ve seminer safhalarında zora talip olur, iyi çalışmalar yapılmalıdır. Yasak savma, kolayına kaçma öğrenciye fayda sağlamadığı gibi, büyükleri de sebepsiz yere meşgul eder. Seçilen tez konularının, ayağı yere basmalı; müddeti içinde bitirilebilecek, bilim dalıyla doğrudan ilgili, çalışılabilecek konular olmalıdır. Öğrenci projesindeki çerçeveyi taşmamalı, manasız malzemeyle tezini doldurmamalıdır. Tez, alana bir şeyler getirmelidir. Öğrenci, fikir yürütmeyi, konuyu büyük bir sabırla/vukufla işlemeyi bilmelidir. Danışmanıyla iyi irtibat kuran bir öğrenci, çok istifade edecektir. Unutulmamalıdır ki, bugün yüksek lisans, belki de otuz sene öncesindeki seviyeye nispetle, lisans dönemindeki eksikliklerimizin giderilmesine tekabül etmektedir.

Kaynak: S. Köse-M. Harmancı-H. Uysal, "Ali Osman Koçkuzu İle...", Makâlât, S. 1, Konya, 1999, ss. 265-291.