« Anasayfa | İslâm Kaynakları Kütüphanesi | İlahiler | Künye

Dua... Ruhun ifadesidir. Söz âleminde ifadesini bulamayan meyiller, aşklar dua halinde ifade edilir. Dua gönülden gelen, ruhtan gelen çağlayandır. Ramazan...
Ruhumuzun bahar mevsimi, diriliş ayı.
  

Ali Ulvi Kurucu İle Söyleşi: "Sizler Kabul Olmuş Duâlarımsınız" / Mehmet Gündem

İkbal der ki; hac ve umreye gidenlere imrenirim. Allah davet etmiş Kâbe'ye gitmişler, Resulüllah çağırmış Ravza'ya gitmişler. Hacdan umreden döndükleri gün ziyaret ederim. Bakarım hepsinin hediyesi aynı hediye, hurma, zemzem, misvak, tesbih, seccade... Çarşıdan alınan şeyler. Sorarım; dostlarım o beldelerde Ebubekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler yetişti. Onlardan Hz. Ebubekir'in imanını, Hz. Ömer'in adalet ve cesaretini, Hz. Osman'ın hayâ ve cömertliğini, Hz. Ali'nin imanını ve irfanını getireniniz yok mu?
"Medine-i Münevvere'de yaşayan mühim bir âlim"in, ulvî bir zatın huzurunda olduğumun bilincindeyim. 80 yılı geride bırakıp yılları ruh gücüyle, iman gücüyle deviren bu büyük zatın huzurunda olmanın hazzını da duymaya çalışıyorum. Kitabî bilgiler değil, kalbî bilgilerin peşindeyim. Onun için de o kalbî bilgilerden kabıma damlayacakları beklemeye koyuluyorum. Ruhu yıkayan, söz değil haldir. Hal ile söz birbirini bulmuşsa bir kalpte, o zatın hem sözü ve hem de hali paha biçilmez kıymettedir. "Medine-i Münevvere'de yaşayan mühim bir âlim" diye 1950'li yıllarda takdir ve tasdik edilmiş, bu büyük kametin, insanı cezbeden, insanı maddeden manaya meylettiren bir hali var. Her hali ve sözü bir dua ve yakarış olan bu büyük zât, bakışlarıyla muhatabını yüreklendiriyor, sözleriyle cesaretlendiriyor kulluk yolunda. İmanın insanda ne büyük seciyeler (karakter, huy) meydana getirdiğini, aşkın nasıl bir ömre yayıldığını görmek, anlamak ve idrak etmek isteyen, bu zâtı görsün derim. Esma-i İlahiye (Allah'ın isimleri)'nin insandaki tecellilerini görmek isteyenler için de iyi bir fırsattır Üstat Ali Ulvi Kurucu. Peygamber sevgisinin ne denli bir sevda olduğu da, onun yüz hatlarında, gözünün nurunda belirgindir. İman, sevgi, kulluk, irade, insan, fânî, gaye gibi mücerret kavramları müşahhaslaştıran, onları anlaşılır ve yaşanılır olarak bize sunan, insanın Bâkî'ye müteveccih (yönelmiş) yanını da hakkıyla temsil eden bir numune duruyor önümüzde. Üstada, Tarihçe-i Hayat'a yazdığı önsözün başında der ki: "Büyük İkbal'e ait 'önsöz'de demiştim ki: Büyüklerin tarih-i hayatları okunurken, ulvî menkıbeler söylenip, aziz hatıraları anılırken; insan, başka bir âleme girdiğini hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvî ateşi yakıyor ve İlahi feyzi sarıyor. Tarih öyle büyük insanlar kaydeder ki, birçok büyükler, onlara nispetle küçük kalır." Bu 'derin hakikatleri' Üstat Ali Ulvi Kurucu'nun huzurunda yakalamamak imkânsız âdeta. Ramazan-ı Şerif'te ulvî bir fırsat bu. Çünkü insanda inkılâplar meydana getiren hep yaşananlar olmuş. Bu yaşananları bir de ruhu ve lisanı pak insanlardan görerek dinleme imkânını da bulursa gönül... Ruhu harekete geçiren sözden önce hal... Gönül ayarı için iyi bir fırsat, Ramazan-ı Şerif de, Üstat Ali Ulvi Kurucu da, ... Bu bir röportaj değil, bir sohbet. Kitabî bilgi aramıyorum, kalbî bilgi, tecrübî bilgi arıyorum. Benim için daha kalıcı bir öğrenme ve ikna olma süreci bu... Allah uzun ömürler versin, feyzinden mahrum etmesin Üstadın. Allah'tan ümit kesilmez, belki bir gün "sizler benim kabul olmuş dualarımsınız" iltifatına mazhar insanların içinde bir yer bulabilirim. (Mehmet Gündem)
Siz Ramazan-ı Şerif'i bahara benzetiyorsunuz...
Evet, bahar mevsiminin gelmesiyle ölmüş toprağın, karla kefenlenmiş arazinin canlandığı gibi, Ramazan ayının gelmesiyle de, ruh dünyamızın, ahlak dünyamızın ve bilhassa (özellikle) vicdan ahlakı dünyamızın da canlandığını, dirildiğini görürüz. Ramazan ayı, gelip ruhumuzu uyandırır, şuurumuzu uyandırır. İyiliklere hararetli bir meyil, kötülüklere karşı tavır gösterir insan bu ayda. Ramazan bereket ayıdır. İnsanlığın da beklediği budur aslında. Ben Ramazan'a bir de şu ismi veririm: Kur'an-ı Kerim'in nuruyla aydınlanan ay.
Ramazan-ı Şerif'i nasıl idrak etmek lazım ki, bahar geldiğini fark edelim?
Evvela ruhun ve iradenin uyanık olması lazım ki, ruh iradeye dayanarak hamleler yapabilsin. Nefsin hâkimiyetinden kurtulup ruhun hâkimiyetini elde etmesi manasındadır Ramazan. Ali Fuat Başgil Bey'in güzel bir tâbiri var: "Dinî vecibeler birer dizgindir, gemdir, frendir" diyor. Dizginlenmeyen arzu ve ihtiraslar, fani meyiller azgın bir at gibi sahibini çiğner. İnsanın meyilleri tarafından, arzuları tarafından çiğnenmemesi için bir iradedir, güçtür, barajdır oruç. Oruç ayeti; "Ey mü'minler, oruç sizden evvelki ümmetlere nasip olduğu gibi sizlere de nasip olmuş, farz olmuştur ki, korunasınız" buyuruyor. Hatırlarsınız, Peygamber Efendimiz de, üç tür kişi için burnu sürtülsün buyururlar. Onlardan bir tanesi de Ramazan ayını idrak edip de, Cenab-ı Hakk'ın affına mazhar olmayanlardır.
Ramazan-ı Şerif'le yakalanan diriliği, canlılığı, dinamizmi, ruhun ve lisanın paklığını senenin diğer gün ve aylarına, hayatın geneline yayma... Bu nasıl olacak, bu nasıl başarılacak?
İnsan, sadece Ramazan'da insan değil. İnsan, hayatın her anında insan, hayatın her anında Müslümandır. Peygamber Efendimiz (s.a.s)'in 'ihsan' kelimesini tabir ve tefsir buyurmaları var ki, insanlık tarihinde böyle bir şey yok. Cebrail Aleyhisselam bir yolcu halinde gelip Peygamber Efendimizin sohbet hâlesine giriyor, dizini dizine dayıyor: İslam'ın şartları nedir? İmanın şartları nedir? Aldığı cevaplara 'Doğru söylüyorsun öyledir' diyor. 'İhsan nedir' diye sorunca, Peygamber Efendimiz; "Allah'ı görür gibi ibadet etmektir." diye cevaplıyor. Bu meleke Ramazan'da daha çok inkişaf ediyor (gelişiyor), oruç bunu durmadan hatırlatıyor bize. Hz. Yusuf, Mısır'a sultan olduktan sonra nafile oruç tutarmış. Sormuşlar kendisine "Orucun hikmeti nedir?" Buyuruyor ki: "Fakiri unutmayayım diye oruç tutuyorum. Ben bugün açım, o ömür boyu aç." Allah her zaman var, sadece Ramazan'da değil ki. İnsan Ramazan halini bütün ömrü boyunca sürdürmesi lazım ki, Allah her şeyi görüyor, biliyor. Bütün ömür boyunca Ramazan'daki gibi uyanık olmamız lazım.
Bu uyanıklığı, Cenab-ı Hakk'la o münasebeti tesis etmeyi, imanın içimizde bir alev gibi sürekli yanmasını... Bunu nasıl sürekli kılabiliriz?
Bunun yolu sürekli murakabe etmektir. Kendini kontrol etmek, ölmeden evvel hesaba çekmektir. Ne haldeyim ben? Hakikaten Allah'ın arzu ettiği bir kul muyum? Bana nefsim mi hâkim, ruhum mu hâkim? İmanım mı hâkim, arzularım mı hâkim? Arzular, nefsanî olur, şeytanî olur, hevaî olur. Cenab-ı Hakk; "İnsanoğlunu halîfe kılacağım. Benim adaletimi, dinimi, manevi hâkimiyetimi insanoğlu temsil edecek." deyince melekler; "Allah'ım insanoğlunun düşmanları var; nefsi düşman, hevası (arzu ve tutkuları) düşman, şeytanı düşman. Bu düşmanlardan nasıl kurtulur da sana kulluk ederler" demişlerdi. Allah da; "Ben size göstereceğim ki, insanoğlu ruhunun uyanıklığı sayesinde, benim emirlerime uyması sayesinde melekleri geçecek."
Nasıl gafil yaşar insan, meleklerden muazzezken
Ne hüsrandır bu Allah'ım, hayalim ürperir cidden.
İnsan meleklerden muazzezdir(yüce, saygın); fakat melekût âlemine yükselmesiyle, nefsine hâkimiyetiyle, ruhunun hâkimiyeti altına girmesiyle insandır. Bu uyanıklık her zaman lazım bize.
Fakat bunların bilinmesi için de öncelikle dini bilmek gerekiyor. Neyin nefsi olduğunu, neyin hevâya dönük olduğunu ve neyin de ruha dönük olduğunu ayırt etmek için dini bilmek gerekiyor. Ama bu konuda biz biraz talihsiziz...
Çok güzel söylediniz. Evvela bilgi eksikliği var. İman kelimesinin zikredildiği her ayette, peşinden aksiyon geliyor. İslam'daki amel; imanın gerektirdiği işleri yapmaktır. İman, İslam; insanın, insan-ı kâmil olmasını istiyor, insanın her işte üstün olmasını istiyor. Allah insanı kontrol ediyor. Takvâ da Allah'ın kontrolünü unutmamaktır. Bunun için zikrettiğiniz gibi bilgi mutlaka olmalı.
İman kalpte nasıl oturaklaşır, nasıl fıtrat haline gelir?
İman, bütün varlığınıza hâkim olan bir duygu olacak. Duygu inanç olacak. İdealler aşk olacak. Arzular, meyiller, emeller ideal olacak. Emeliniz nedir? Aşkım, ruhumun aşkı, insan olmak. İnsan olmak nedir? İnsanı hayvanlardan ayıran melekeler vardır. İnsanoğlu birtakım letaifle yaratılmıştır. Bir şiirimde demişim:
Ey ömrünü bir gayeye vakfeyleyen insan
İnsanlığı aydınlatacak nurla şuurlan
İmanla geçen her gece, gündüz gibi aydın
Bir taze bahar alemi her an hayatın
Kur'an bize yâd ettiriyor Bezm-i elesti
Mümin o tecellinin ezelden beri mesti
İnsan gönül âlemini, ruh âlemini kontrol edecek, hislerini, duygularını kontrol edecek, Düşündüğüm, imanıma, inancıma layık mıdır diyecek. Ruh ancak böyle arınır. Arınmış bir ruhta da iman taht kurar.
Bazı kelimelerin gönül dünyanızdaki karşılıklarını almak istiyorum, lütfederseniz.
Estağfirullah. Buyurun...
İman...
Gönül verdiğiniz, ahlâken, rûhen, hissen bağlandığınız inanç. Kur'an' diyor: "İmanı Allah sevdirir size. Sevgiyi size sevdirdiği gibi, kalbinize yerleştirdiği gibi, zînetlemiştir (süslemiştir) orada sevgiyi." İman, en büyük aşktır.
Hayat...
Hayat ikidir. Bedeni hayatımız yani maddi hayatımız. Ruhi, ahlâki, vicdani, manevi hayatımız. İnsan, iki ayrı varlık olan beden ve ruhtan ibaret. Görüyorsunuz her yerde beden terbiyeleri var, bedene çok ehemmiyet verildiğinden dolayıdır bu. Ruhî terbiyeler, egzersizler yok. İrade ve ruh terbiye edilmiyor; arzular, meyiller ideal oluyor.
Medeniyet kuran toplumlar hangileridir?
Hem ruhlarını, hem bedenlerini terbiye eden toplumlardır. Bedeni ve ruhu ikisi birden sağlıklı olan toplumlar medeniyet kurarlar. Dinimiz, "korunmak tedaviden daha mühimdir" diyor. Devletlerin, milletlerine olan tıbbî alâkası, hastaları tedavi değil de, cemiyeti sıhhatli yaşatmak. İmanın bir faydası da budur, tehlike gelmezden evvel, yangın bacayı sarmazdan evvel evi kurtarma teşebbüsleri.
Sevgi...
Meyildir. İnsanla doğar, insanla yaşar. Sevgi ikidir. Her şeyin tekâmül ettiği (olgunlaştığı) gibi sevgi de tekâmül eder. Alelâde şeyleri sevmek, çocuğu sevmek, ana-babayı sevmek, Resulullah'ı sevmek, Allah'ı sevmek. Mertebe mertebe sevgi var. Sevgi kemale eriyor ve o zaman aşk oluyor. Sevgi burada maddî sahadan çıkıp manevî oluyor, billûr (duru, temiz) oluyor, nur oluyor. İman öyle bir cevherdir ki, rahat rahat her şeyinizi veriyorsunuz. Çünkü bütün ruhunuzla bağlanmışsınız ruhunuza... Hasan-ı Basrî der ki; "Peygamberi anlamakta bir hurma kütüğü kadar bile olamadık."
İman ile sevgi arasında vazgeçilmez bir ilişki mi var?
Birbirinin mütemmimidirler, birbirlerini tamamlarlar. Sevgisiz iman olmaz, imansız da sevgi olmaz. Peygamber Efendimiz; "İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız." buyuruyorlar.
Dua...
Ruhun ifadesidir. Söz âleminde ifadesini bulamayan meyiller, aşklar dua halinde ifade edilir. Dua gönülden gelen, ruhtan gelen çağlayandır.
Gönül...
Gönül, operatörün gördüğü et parçası olan kalbin içinde, herkesin kolay kolay göremediği cevherdir. Gönül ruhumuzun, aklımızın karargâhıdır.
Ramazan...
Ruhumuzun bahar mevsimi, diriliş ayı.
Din...
Hayat programı. Hem dünya âlemimizi, hem ruh âlemimizi ayarlayan hayat nizamı.
Sohbet...
Ruhun gıdasıdır. Gönlümüz sohbetsiz yaşayamaz.
Dünya...
Âhiretin ziraat yeri. Dünyası olmayanın âhireti olmaz derler. Burada ne ekersek orada onu biçeriz. Hayırsa hayır, şerse şer.
Cennet...
Rabbin, en büyük nimetlerinin tecelli edeceği en büyük sahne. Allah'ın vaad ettiği o büyük tecelliler. Kıyâme Suresi'nde bu hususa cevap var: "Habibim, o gün sîmâlar gül yaprakları gibi terü taze, mehtaplar gibi şakır şakır, avizeler gibi parıl parıl olacak. O gün ifadeye sığmayan, kulaklarla duyulmayan, gözlerle görülmeyen, hiçbir kimsenin hatırına ve hayaline gelmeyen Allah'ın cemalini görecekler." Cennet, o vuslatın tecelli edeceği sahnedir. Saadetlerin saadeti.
Cehennem...
Bütün bu güzelliklerden mahrum kalmak. Ceza yeri.
Hac...
Hacda insan kendine gelir. Tövbe eder. Cenab-ı Hakk, kirlenen bedenimiz, çamaşırlarımız için temizleyici maddeler halk etmiş, su sabun. Bir de kirlenen ömrümüz var. Bu ömür de, hac gibi, Ramazan gibi fırsatlarla temizlenecek. İnsan geçmişini gözyaşlarıyla temizleyecek bugünlerde.
Her ismi güzel Rabbini bin şevk ile an da
Ruh âleminin nur saçan afakına yüksel
Gözden boşalan sel gibi yaşlarla yıkan da
Dergâhına her türlü günahtan arınıp gel
Hac, hacının ruhunda bir inkılâptır. Ömrün de bir inkılâp yapmasıdır. Kötülüklerden sıyrılıp yeniden insan olmasıdır.
İkbal der ki; hac ve umreye gidenlere imrenirim. Allah davet etmiş Kâbe'ye gitmişler, Resulûllah çağırmış ravzaya gitmişler. Hacdan umreden döndükleri gün ziyaret ederim. Bakarım hepsinin hediyesi aynı hediye, hurma, zemzem, misvak, tesbih, seccade... Çarşıdan alınan şeyler. Sorarım; dostlarım o beldelerde Ebubekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler yetişti. Oradan Hz. Ebubekir'in imanını, Hz. Ömer'in adalet ve cesaretini, Hz. Osman'ın hayâ ve sahavetini (cömertliğini), Hz. Ali'nin imanını ve irfanını, Hâlid bin Velîd'in askerlik dehasını getireniniz yok mu? İnsanlık bunlara muhtaç.
Aşk...
Ruhun miracı.
Şiir...
Şuur'dan gelir. Duygu manasında. Bir duyulan vardır, bir de duyanın değeri vardır. Duyanla duyulan ne kadar kutsî, ne kadar temiz, ne kadar yüksek olursa, şiir de o nispette kuvvet ve değer kazanır. "Her eser güttüğü davadan alır kıymetini." Bu bir şiire ait ifadedir. Mevlana yirmi sene okumuş, yirmi sene okutmuş. Bu zatın kırk senelik bir tahsil hayatı var. O halde kırk senenin mahsulü olan şiirleri basit olamaz. İlim âleminde yoğrulmuş, ilham gelmiş coşmuş. Onun sevgisi aşk olur, bu aşk Allah'a kadar yükselir, sonsuzu bulur. Şiir, sonluda sonsuzu bulmaktır.
Estetik...
Çirkini güzel yapar, güzeli daha güzel yapar. Efendimiz, "Allah güzeldir, güzel şeyleri sever." buyuruyor. Bir delikanlı birkaç sene evvel; 'Hassan bin Sabit'in Peygamberimiz hakkında hamâsî şiirleri var mı?' diye sormuştu. 'Var' dedim. Peygamber şairi Hassan bin Sabit diyor ki; "Peygamber'in öyle hedefleri var ki, büyük hedeflerinin hududu (sınırı) yok. En küçük hedefi kâinattan büyüktür." Burada teşbih (benzetme) var. "En küçük hedefi kâinattan büyüktür" deyince kâinat küçülüyor yanında. Burada edebiyat kemalini buluyor, ruhun bir ifadesi olmuş oluyor sanat. Çirkini çirkinlikte bırakmıyor, güzelleştiriyor.
Medine...
Allah-u Teâlâ'nın en sevdiği insanın, Kur'an-ı Kerim'in tatbikatçısı olan Muhammed Mustafa'nın Medine-i Münevvere'de yaşaması, oraya gömülmesi Medine'nin ne olduğunu anlatan en büyük tarif, en adil vasıftır. Osmanlı hattatı Abdullah Zühdî, Sultan Abdülmecit zamanında Harem-i Şerif'in yapılmasıyla oraya bir levha yazmış. Hâlâ orada o levha vardır. Bir hadis-i şerif; "İman, yılanın deliğine çöreklendiği gibi Medine'ye çöreklenir." Medine, imanın karargâhıdır.
İmanî bir perspektiften bakamadığımız için ruhî hayatımızda olduğu gibi beşeri ilişkilerimizde de ciddi sarsıntılar yaşıyoruz. Sabır-şükür dengesini kuramıyoruz. Gün geliyor çok küçük şeyleri hayatın gayesi haline getiriyoruz. Değerler hiyerarşisi değişiyor...
Buna şu şekilde yaklaşabiliriz: Allah-u Teâlâ buyuruyor ki; "İnsanoğlunu bana kul olsun diye yarattım." Hayat kulluktur. Hayatımız o büyük talimatın, büyük planın içindeyse, adaleti, ortamı, huzuru buluyor. Dünyaya, dünya nimetlerine, Allah'ın vaatlerine bakışı değişmiyor. Aksi halde kalbinin bozulmasıyla insana, dünyaya, hayata bakış da değişiyor. Allah'a itaat etmeyen kullar, raydan çıkan tren gibidir. İlahi feyizlerden mahrumiyetle birlikte onun mutluluğu artık imkânsızdır. Hayat hep bir kandırmacadan ibarettir. İnsanın hayvani sıfatlarına hürriyet verip de, insanın ruhanî, manevî hayatına değer vermeyen kimselerin gittiği yol, yol değildir. Çünkü bunlar artık 'ihsan'dan ayrılmışlardır. Ahlâki vicdandan mahrum fertler ve cemiyetler huzuru bulamazlar.
Ruh âleminden, ruh âlemine yükselmekten bahsediyorsunuz. O âlem bize yabancı. Nasıl bir âlem orası?
İnsanın kontrol edildiği bir âlem. Hislerinizin, arzularınızın ulvîleştiği, kötü meyillerin dizginlendiği bir alem. Bütün zulümlerden uzaklaştığınız bir âlem.
Türk milletinin mukaddes beldelere, mukaddes emanetlere, Hazret-i Peygamber'e, Sahabe-i Kiram'a hususi bir bakışı mı var ki, bu konularda pek çok iltifata mazhar olmuşuz, tarihten bugüne?
Rabbime hamd olsun ki, öyle. Yıllar evvel Endonezya eski başbakanlarından Dr. Muhammet Nasır'dan işittim. "Osmanlı Türkü, İslamiyet'i Ashab-ı Kiram gibi anlamış, hizmet dini, aşk dini. Bu aşk, bu hizmet kendisini fedakâr yapmış. 'Allah ve Resulüllah'a çok samimiyetle bağlı bir terbiye almış. Bu aşkı yaşayan büyükleriniz şehit olup giderken yaralı kalbini Allah'a açmış; Allah'ım evlad u ahfadımı (torunlarımı) küfre çiğnetme', demiş. Müslüman Türklerde gördüğüm bu dini terbiye, o İlahi duanın kabulüdür" demişti. Bu, büyük bir aşktır. Mesela Peygamber Efendimiz'e komşu olmak bana pek çok dost kazandırıyor. Ben kimseye ne bir şey yapabiliyorum ne de bavullarına bir hediye koyabiliyorum. Ben Peygamber'ime, Allah'ıma ait güzel bir cümle söyleyebilirsem... Onun için seviyorlar beni. Bunu görmek bana en büyük destek oluyor, imanıma güç kazandırıyor. Bu milletin büyüklüğü buradan geliyor. Bir Mısırlı diyor ki: "İstanbul'a geldim, burası nasıl bir şehir? Her caddesi, her sokağı insana Allah'ı hatırlatıyor. Her sokağında karşıma cami çıkıyor."
"Alevler içindeler; ama yanmıyorlar" başlıklı bir makaleyi Mısır'da okuyup gıptayla 'Allah'ım böyle bir gençliği benim ülkemde de görebilecek miyim?" diye dua ettiğinizi yıllar önce duymuştum.
Altmış senedir hâlâ aynı duayı ederim. 1930 ile 1939 tarihleri arasında Konya Kapı Camii'nde Ramazanlarda mukabele okurduk. Buraya üç tane lise talebesi gelirdi. Konyalı, o üç talebe camiye gelirken istikbal ederdi, ayağa kalkardı. Şimdi bakın ki Allah-u Teâlâ dualarımızı kabul buyurmuşlar, milyonlarca genç yetişmiş de, alevler içindeler; ama yanmıyorlar. Bize de bu büyük nimet, bu büyük lütuf karşısında şükretmekten gayrı ne düşer? Bugün ben ektiği fidanın meyvesini yiyen bahtiyar gibiyim. Dualarımın kabulünü görüyorum. Bu iman, irfan gençliği benim kabul olan dualarım, gerçekleşen rüyalarım diyorum. Altmış senedir bunu istiyordum, görmekle bahtiyarım elhamdülillah.
Bediüzzaman Hazretleri'nin Tarihçe-i Hayatı'na yazdığınız bir önsöz var 1956'da. Bildiğim kadarıyla size böyle bir yazı teklif edildiğinde Bediüzzaman'ı tanımıyordunuz...
Üstad Bediüzzaman'ın eserleriyle beraber beraat ettiğinde Ankara Hukuk Fakültesi'nden Atıf Ural isimli bir gençten bir mektup aldım. Diyordu ki: "Hocam kardeşlerimiz, ağabeylerimiz, burada Tarihçe-i Hayat diye bir eser yazdılar, oraya sizin bir önsöz yazmanızı teklif ettim kabul ettiler. Eğer bu önsözü yazarsanız hayatınızda dua almanıza, hayatınızdan sonra da rahmetle yâd edilmenize vesile olacak." Hukuk fakültesinden bir gencin öldükten sonra rahmetle yâd edilmemi hatırlaması, beni böyle bir iyiliğe vesile kılmasından duygulanmıştım. Yazdım, dedim ki: "700 sayfalık bir esere ne yazacağız? Ben görmemiştim Üstadı." Çocuk tayyareyle külliyatı gönderdi bana. Okudum doyamadım. Sonra bir telgraf geldi. Matbaa diyor ki: "Bütün harflerim bu kitaba bağlandı, önsöz gelmezse neşredeceğim. Acele gönderiniz." diyordu. Ravzada sabah namazını kıldım, Besmeleyle başladım yazmaya. 16 sayfalık makaleyi yazdım, şiirleriyle beraber. Son mısrası da çok hoşuma gider:
Ruhun bu ihtiyacını söyler akan sular,
Kur'an'a her zaman beşerin ihtiyacı var.
Fakiri sevenler onu okuyorlar. İnşallah öldükten sonra da rahmetle anılmama vesile olur.
Ne kadar sürede yazdınız?
Yirmi dört saatte. Yazılması da İlahi bir tecelliydi. Salih Özgan anlatır; "Üstad, üç defa okuttu. Hiçbir kelimesine itiraz etmedi. Sonra şöyle buyurdu: Ben bunu bir İltifat-ı Peygamberi olarak kabul ediyorum." Üstad Bediüzzaman bir daha emir buyurmuşlar; "Bu önsöz Medine-i Münevvere'de bulunan..." ifadesini de yazmışlar oraya.
Ben tamamlamak istiyorum bu cümleyi. "Bu önsöz Medine-i Münevvere'de bulunan mühim bir âlim tarafından yazılmıştır."
Allah dualarını kabul etsin, büyüklerin şefaatlerine nail eylesin. Âmin.

Kaynak: Mehmet Gündem, "Sizler Kabul Olmuş Dualarımsınız", Zaman gazetesi, 03.12.2000.