« Anasayfa | İslâm Kaynakları Kütüphanesi | İlahiler | Künye

Biz vahiy öncelikli bir dünyanın insanlarıyız. Akıl, vahyi anlamak ve yorumlamakla mükelleftir. Vahyin yerine geçip kural koymakla mükellef değildir. Bu haddini aşmak olur. Yani akılcılarla, bugünkü ifadeyle seküler hayatı önceleyenlerle, dini gerçekleri önceleyenler arasındaki fark da buradan kaynaklanır..  

İsmail Lütfi Çakan İle Söyleşi: "İslam'ı Ciddiye Almak..." / İslam Doğan

Hocam önce tahsil hayatınızdan ve bu yola nasıl girdiğinizden başlayalım isterseniz?
Allah'a hamd, Peygamberimize salat ü selam ile sözlerime başlarım.
Ben 1943'te, resmi kayda göre 1945'te Samsun'un Lâdik ilçesinin Küçükkızoğlu köyünde doğmuşum. İlkokula köyümüzün yanındaki Büyükkızoğlu İlkokulunda başladım. O zamanlar eğitim-öğretim yılı üç sömestri idi.. Dördüncü sınıfta, birinci sömestriden sonra Ladik'e göç ettik. İlçedeki Merkez İlkokulu'nda 1955'te okulu bitirdim.
Benim bu alana (İlahiyat) intikal etmemin başlangıç noktası da Lâdik'teki ilkokul maceramda gizlidir. Rahmetli babam köyden kasabaya göçtüğümüzden itibaren -ki aslında köyümüz ile kasaba arası on-onbeş dakikadır- bana, seni hafız yapmak için köyden kasabaya göçtüm derdi. Rahmetli babam ve annem ümmi idiler. Babam köyden kasabaya gelir camide müftü efendinin vaazlarını dinlerdi. Vaazda duyduklarını zaman zaman bize de naklederdi. Radyo- televizyon zaten yoktu. Onun bilgi kaynağı müftü efendi olduğu için gözünde de en büyük adam ilçenin müftüsüydü. Hükümetle pek işi olmamış hayatı boyunca. Sadece aldığı tarlaların tapusu için hükümet konağına gitmiş birisiydi babam. Onun için başka insanları fazla tanımaz; ama müftüyü iyi tanırdı. Müftü gözünde büyük adam olunca bana, sen hafız olacaksın ve neticede de müftü olacaksın, derdi. Fakat ben hafızlığın ve müftülüğün ne demek olduğunu biliyor değildim tabii. Lâdik'teki ilkokulda şişman bir bayan öğretmenimiz vardı. O günkü yetişme şartları sebebiyle din alanına soğuk bakan bir öğretmendi. Din ve din adamlarına karşı yetişme kusuru sayabileceğimiz peşin fikirleri vardı. Kendisinin dinî bir yaşantısı da yoktu. Ben köyden kasabaya gelince köylü çocuğu olarak sınıftaki arkadaşlar tarafından biraz küçümsenme diyebileceğimiz bir tavırla karşılaştım. Öğretmenimiz ilk derste -iyi hatırlıyorum- "Tahtacı Güzelleri" diye bir şiir okutmuştu. İlk olunca, heyecanla baştan aşağı okumuşum. Bitince arkadaşlarda hafif bir kıkırdama oldu. Öğretmen: "Ne oldu niçin gülüyorsunuz?" dedi onlara ve bana döndü: "Noktalama işaretlerine dikkat ederek bir daha oku" dedi. O zaman anladım ki noktalama işaretlerine dikkat etmeden okumuşum. Bu sefer düzgün okudum: "İşte oldu." dedi. O dersten itibaren sınıfta bir hoca yardımcısı gibi, ders ve konu ne olursa olsun, hep ders anlattım. O seneyi iftiharla bitirdim. Böylece dördüncü sınıfta iken şehirli çocuklara kendimi ispat etmiştim. Beşinci sınıfta yani 1955 Mayıs'ının sonlarına doğru bir gün öğretmenimiz:
-"Çocuklar, bu ders ders yapmayacağım. İleride ne olmak istediğinizi soracağım size." dedi. Ve en arkadaki arkadaşlardan başladı. Herkes hayalindeki mesleği söylüyor öğretmen de onaylıyordu. Ben hocanın önündeki ikinci sırada oturuyordum. Sıra bana geldiğinde kalktım, evdeki telkinlerin etkisiyle:
"- Hâfız olacağım." dedim.
Hafız olmak istediğimi söyleyince öğretmenin tepkisi o kadar garip ki. Hiç unutamam.
"Neee, demek dilenci olacaksın!" Hâfız olacağım dememin karşılığı bu cümle oldu. Ve ben Türkiye'deki dini hayat ile bu cümleyle tanıştım. Kendimi savunacak bir durumda olmadığımdan sırama kapandım. Öğretmen bıraktı benden sonraki arkadaşları. Din ve din adamları aleyhine ne biliyorsa konuşmaya başladı. O ders, ondan sonraki ders, ertesi gün, daha sonraki gün bütün konu benim "hafız olacağım" demem oldu. Hoca bu düşüncemi diğer öğretmenlere de söylemiş. O yıl okulu birincilikle bitirdim. Bu gerekçe ile hafız olmama engel olmak için öğretmenler bir araya gelmişler beni, bizim kasabadaki Akpınar Öğretmen Okulu'na sınavsız kaydettirmeye çalışıyorlardı. İlkokulu bitirince normalde on iki yaşındayım; ancak rahmetli babam 1953'te ilçenin hükümet konağı ile birlikte nüfus dairesi de yandığı için kaydımı yaptırırken doğum tarihimi 1945 olarak yazdırmış. Bu sebepten dolayı resmi kayda göre on yaşında gözüküyorum. O yıllarda da ortaokula kaydolmak için en az on iki yaşında olmak lazım. Onun için mahkemeye başvurarak yaş tashihi gerekiyor. Öğretmenler dilekçeyi hazırlamışlar hatta mahkeme masraflarını da kendi aralarında tedarik etmişler. Bana diyorlar ki: "Babanı çağır dilekçeye imza atsın!" Babam imza atmasını bilmezdi, bir mührü vardı ya mühür ya da parmak basacaktı. Babama söylediğimde: " Ben köyden seni hafız yapmak için buraya geldim. Ben o mührü basmam oraya da gitmem." dedi. Böyle olunca ilkokuldan sonraki yaz tatilinde büyük sıkıntı çektim. Öğretmenlerden hangisi görse, hâlâ babanı ikna edemedin mi, diye beni sorguluyor; eve geldiğimde de babam: "Kim ne derse desin sen hafız olacaksın, Kur'an Kursu'na gideceksin." diyordu. Okulu birincilikle bitirince herkesin imtihanla girdiği öğretmen okuluna ben imtihansız girebilecektim. Buna rağmen babam hiç aldırış etmedi ve nihayetinde babamın dediği oldu. İlkokuldan sonra dört sene ara verdim. Hafızlığı bitireceğimde, yeni açılan İmam-Hatip okullarının varlığını öğrendik ve bizde bir İmam-Hatip okulu düşüncesi yerleşti. 1959'da hafızlık merasimini yaptıktan sonra, yatılı okuma imkanı olduğu için daha önce kaydolan arkadaşlar gibi ben de Kayseri İmam-Hatip Okulu'na kaydımı yaptırdım. Okula gideceğim zaman enteresandır kimi öğretmenler: "Bu okulun sonu belli değil. Mezunları ne olacak belli değil! Yüksek kısmı yok. Böyle sonucu belli olmayan bir okula çocuk gönderilir mi?" diye babamı caydırmaya çalışıyorlardı. Bir taraftan da Müslüman kesimden: "Oğlun cennet yolunu bıraktı cehennem yoluna gidiyor." gibi tam tersi bir telkinde bulunanlar vardı. Belki bunların hepsi hüsn-ü niyet ile söyleniyordu ama her biri farklı ve olumsuz bir bakışı yansıtıyordu. Ben İmam-Hatip'e kaydolduktan bir buçuk ay sonra 19 Kasım 1959'da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü açıldı. Yani İmam-Hatip okullarının yüksek kısmı açılmış İmam-Hatiplilerin de geleceği belli olmuştu. Bugün, 20 Kasım 2009, bu açılışın ellinci yılını kutluyoruz. Elhamdülillah..
Peki, o zamanlar okur-yazarlık açısından nasıl bir konumdaydınız?
Her ne kadar ilkokula başladığım günlerde öğretmenin bir sayfa yazın getirin diye verdiği "yaz yaz oku!" cümlesi yerine ben "Yat yat uyu" cümlesini yazmış olsam da ilkokuldan itibaren okuma-yazma merakım fazlaydı. Mesela, hafızlığa çalışırken falan gazeteler okurdum. Sinan Omur'un Hür Adam isimli haftalık çıkan bir gazetesi vardı. Çok fazla tenkide yönelik siyasi bir gazeteydi ama ben onu hararetle bekler, alır ve son satırına kadar okurdum. Bende biraz münekkitlik varsa oradan kalmadır. Elime geçen her şeyi okumaya gayret ederdim. Yolda bulduğum gazete parçasını alır, onda okuyacak bir şey var mı diye bakardım. Öyle bir merakım vardı okumaya karşı. İmam-Hatip'e hafızlık için dört yıl ara vererek geldiğim için sınıfta ağabey konumunda idim. Okulda dersler hafif geldiği için daha fazla kitap okumaya yöneldim. Birinci sınıfta, her biri oldukça kalın otuz kadar roman okudum. Feridun Fazıl Tülbentçi'nin Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan v.b. tarihi romanları... Onların edebiyat zevkimin gelişmesinde büyük etkisi oldu. O tarihi romanlarda -zannediyorum o günkü roman anlayışının sonucu olarak- girişlerde uzun uzun tasvirler olurdu. Mesela yazar, bir ağacı otuz sayfa tasvir eder. Görünüşte bıktırıcı gibi gelebilir ama içine girince başkalarının göremeyeceği ince noktaları fark edebiliyorsunuz. Tabii farkında olmadan sizde de bir birikim olarak zihninize işliyor. Ve kompozisyon derslerinde konu ne olursa olsun okuduğum romanların etkisiyle konuya girerken düzgün anlatımlarla başlardım. Allah rahmet eylesin, Edebiyat hocamız Sabit Hashalıcı bey de bunu çok beğenirdi. Kendimi yetiştirme adına, yaz tatillerim falan hep okumakla geçmiştir. O zaman Kayseri İmam-Hatip'te önceki ağabeylerin başlattığı özel bir grup vardı. Okumaya, yazmaya vs. ilgim olduğundan birinci sınıftan itibaren o grubun içine beni de aldılar. Etütlerde biz ikinci bir eğitim yapardık. Babam ne kadar harçlık gönderdiyse ona göre her hafta mutlaka küçük veya büyük bir kitap alır, onu okur ve ertesi hafta o derslerde arkadaşlarıma anlatırdım. Sonra Kayseri İmam-Hatip'in kütüphanesinde görev aldım. Kitap getirtme işlemlerine de girdim. Böylece birçok kitabı tanıma ve alma imkânı buldum. İlk günden itibaren günlük tutmaya, dikkatimi çeken olayları yazmaya başlamıştım. Böyle sürdü yıllar. Ve üçüncü sınıfta iken yazı hayatına da fiilen başladım. İlk yazım, Kayseri Hâkimiyet gazetesinde yayımlandı. "Ecdadımız ve Biz" başlıklı bir yazıydı. Birinci sayfada yayımlanmıştı başyazı gibi. Tabii bu büyük bir teşvik olmuştu benim için. Sonra orada yazı yazmaya devam ettim. Böylece yazı hayatıyla tanışmış oldum. Ve daha sonra okulda edebiyat kolu başkanlığı da yaptım. Ziraat Bankasının 100. kuruluş yılı dolayısıyla Kayseri liseler arası yazı yarışmasında birinci oldum, 100 lira ödül aldım. O yıllarda Kemalettin Şenocak tarafından Ankara'da yayımlanan İslâm Mecmuası'nın açtığı nesir yarışmasında birinci oldum ve 1000 lira ödül aldım. Bu paranın 700 lirası ile bütün yazı ve kitaplarımı yazdığım bir daktilo almıştım. Hala çalışır durumdadır. Ama artık bilgisayara geçtiğimiz için bizim daktilo emekli oldu..
İmam-Hatip yıllarında oldukça aktiftiniz yani...
Evet, bayağı aktiftim. Kayseri'deki İmam-Hatip hocalarının hazırladıkları Hz. Ömer'in Adaleti isimli bir piyes vardı. Onunla hemen hemen Türkiye'nin her yerini gezdik, grup olarak. Gittiğimiz yerlerde din görevlileri veya bir Kur'an Kursu Derneği varsa onlarla anlaşıp onların yararına oynardık bu piyesi. Derdimiz davamız da İmam-Hatip okullarıyla halkın ilişkisini temin etmekti. Gündüz camide Kur'an okuyor, ilahi söylüyor, vaaz ediyoruz; akşam da sinema salonunda tiyatro oynuyoruz. Böyle zengin bir etkinlik içindeydik. Bu faaliyetler sebebiyle dini piyes eksikliğini fark etmiştim. Olanlar hep din ve din adamları aleyhindeydi. Onları oynamamız mümkün değildi. Kadın rolü için de sıkıntımız vardı. Şimdi sen saçıma sakalıma bakıp da aldanma (gülüyor), kadın rolü de oynadım ben. Sahnenin birisinde erkek diğerinde kadın rolü... Niye? Eleman yok çünkü. Niyetimiz belli, derdimiz belli. Bu tiyatroyu götürüp İmam-Hatip okullarını tanıttığımız için bazı İmam-Hatip okullarının açılmasına da elhamdülillah vesile olduk. Böyle güzel sonuçlar da aldık. Ben aynı zamanda Kayseri İmam-Hatip'in voleybol takımı kaptanıydım. Futbol hariç basketbol, voleybol, atletizm, güreş vb. spor dallarında, sahalarda İmam-Hatip adına ter dökerdik. Diğer liseliler bize "imam" dedikçe hırsa gelir, bu imam size haddinizi bildirir diyerek okulumuzu her alanda en güzel şekliyle temsil etmeye çalışırdık. Bir ara izci oymağı başkanlığı da yaptım. Böylece oldukça aktif ve başarılı bir öğrencilik dönemi yaşadım. 1966'da mezun olacağım yıl, sınıf arkadaşım Necmettin Şafak -Prof. Dr. Ali Şafak beyin küçük kardeşi- dedi ki: "Abi sen tatile gitme. Haziranda İmam-Hatip'i bitirince eylülde de Kayseri Lisesi'ni de bitirelim." O zaman bu mümkündü. Orada da ben bir tercih yaptım. Dedim ki: "Necmettin, bu dediğin olur; ama ben çalışacaksam, bir iş yapacaksam kendi mesleğim alanında yapmak isterim. Benim lise imtihanlarına girip başka üniversitelere gitme gibi bir düşüncem yok. Nasipse kendi alanımda devam etmek istiyorum." Böylece dini tahsil hayatına devam etme kararlılığımı ifade ettim. O arkadaş liseye gitti, tıbbiyeyi bitirip çocuk doktoru oldu ve şu anda emekli. Bizim İmam-Hatip'i bitirdiğimiz yıl (l966) Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü açılmıştı; ama yedi yıl Kayseri'deki gurbetlik yeter, olacaksa İstanbul olsun gurbetimiz, diyerek sınıftan üç arkadaş (Muhteşem Ağır, Murat Yılmaz'la ve ben) İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne başvurduk. Böylece İstanbul maceram başlamış oldu. Burada da aynı şekilde, Kayseri İmam-Hatip okulundaki birikimimle Yüksek İslam Enstitüsü'nü rahat bir şekilde, ağırlığını hiç hissetmeden hallettim. Onun için de başka işlerle uğraşma fırsatım oldu.
Mesela...
Yine okuma, yazma uğraşılarıyla devam ettim; Türkiye Yüksek İslam Enstitüleri Talebe Federasyonu yönetim kuruluna 1968'de girdim; İslam Medeniyeti Dergisi çıkıyordu, biz devraldık, idare ve yazı işleri müdürlüğünü yapıyordum. Böylece basınla iyice iç içe oldum. Bu iş için yaz tatilini falan da feda ettim. Sağ basını, İstanbul'un zenginlerinin kafa yapısını iyi tanıdım. 1968 kuşağının en hararetli döneminde biz federasyondaydık, bayağı hareketli günler yaşadık. Bu arada yüksek İslam enstitülerinin Akademi olması için genel bir boykot yapmıştık ve ben "Örnek Boykot" diye bir yazı yazıp şimdi ismini unuttuğum bir gazetede yayımlamıştım. Böylece Yüksek İslam Enstitüsü'nü de farklı faaliyetler içinde bulunarak bitirdim. Enstitü biteceği zaman (Allah taksiratını affetsin) bir hocaya bir dersin imtihanını boykot ettiğimiz için tek dersten kaldım. Benim tahsil hayatımda kaldığım bu tek ders, Yüksek İslam Enstitüsü'nün son sınıfında idi. O da kırk dört arkadaşla beraber imtihana girmediğimizdendi. Ekibin başı da bendim.
Niçin diye sorsam...
Hoca derste bir-iki arkadaşa hakaret etti. Övülmekten pek zevk alan, farklı şeyler söyleyen birisiydi. Bu bize yakışmaz, deyip arkadaşlarımızın uğradığı hakarete tepki olmak üzere boykot ettik. Hoca beni tanımazdı ama daha sonra ekibin başı da ben olunca ismen tanışmış olduk. İçimize hocanın hemşehrisi bir arkadaş girmiş ve maalesef yapıp-ettiklerimizi haber veriyormuş hocaya. Dokuz arkadaş kırk dört kişiye rağmen o sınava girdiler ve sırf sınava girmiş oldukları için geçtiler. Onlar mezun oldu; fakat biz kaldık. Maalesef bu bir zulümdü. Allah kurtardı bizi. 1970 yılı Eylül ayı içerisinde bütünleme sınavına girdik. O yıllar sözlüydü sınavlar. Hoca da bizzat bulundu sınavda. Enteresan olanı da dersin "hadis" olmasıdır. Tabi hoca beni, isim olarak çok iyi tanımasına rağmen sima olarak tanımıyor. Ben içeri girdim. Elinde yarım sigara vardı. Onu söndürdü, bir tane daha yaktı. Arkadaşlar da uzaktan gözetliyorlar ne olacak diye. Oturdum, önündeki listeden bir-iki soru sordu. Onları cevaplandırdıktan sonra hoca: "İslam Ansiklopedisi'ne Suyuti maddesini kim yazdı?" dedi. Kastettiği Milli Eğitim Bakanlığının ansiklopedisi idi. Ben, "Siz." dedim. Hoca bundan hoşlanmazdı, çok överek söylemem lazımdı. Ben de sadece "siz" dedim. Önce: "Suyuti nerede yaşadı?" "Mısır'da yaşadı." "Kimler zamanında yaşadı?" "Memlükler zamanında." "Ne zaman vefat etti?" "911" gibi sorular-cevaplar söz konusu oldu aramızda. Sonra, "Peki, altı yüz kadar eseri var Suyuti'nin, Arap dili ve edebiyatı ile ilgili olanları say" dedi. (Hadisten imtihan oluyorum.) Hiç bozuntuya vermeden: "Arap dili ve edebiyatı ile ilgili olanları sayamam ama isterseniz hadis ile ilgili olanları sayayım." dedim. "Çık dışarı." dedi. 4 vermiş, bırakmış. Sözlüde 4 verilmez, o hakarettir. O zaman geçme notu 5'ti. Ya 3 verirsiniz ya 5 verirsiniz. Böyle birkaç arkadaş (bunlardan biri de şu anda Tekirdağ milletvekili olan Prof. Dr Necip Taylan beydir) kaldık. Hoca imtihandan sonra üç haftalık rapor alıp Yalova'da dinlenmeye gitmiş. Bakanlık da hocanın raporunun başlamasından üç gün sonra "tek ders imtihanı" ilan etti. Hoca bunu duyunca, raporu iptal edip geliyorum, demiş. Bizi süründürecek ya. O zamanki müdür vekilinin vekili rahmetli Abdülkâdir Kocamanoğlu bey: "Hoca, hiç kendini yorma, raporlu hoca imtihan yapamaz, biz komisyonu kurduk, komisyon marifetiyle bu imtihanı yapıyoruz. Sen istirahatına bak." dedi ve hocayı reddetme cesaretini gösterdi. Böylece yazılı imtihanda tek dersten kalan arkadaşlarla yakayı kurtardık. İki dersten kalan arkadaşlardan bir-iki sene daha bekleyenler oldu. İşte böyle bir macera ile mezun oldum. Nasipmiş şimdi hadis dersinde hocalık yapıyorum. Garip tecelli...
Daha sonra ne yaptınız?
Hadis dersinden sınava girmediğimiz dönemde, Diyanet İşleri Başkanlığı Diyanet Gazetesi'ni merkezde çıkarma kararı almış. Başkanlıktan Olgunlaştırma Dairesi başkanı Konyalı Ahmet Baltacı ve yayın müdürü Mehmet Kervancı beyler, İstanbul'a gelmişler. Basın-yayın işlerinden anlayan var mı diye soruşturmuşlar. İslam Medeniyeti Dergisi'ni çıkardık ya, onun tecrübesi var diye kim söylediyse beni tavsiye etmiş. Geldiler, gel bizimle çalış diye teklifte bulundular. Ancak benim tek dersten kalıp mezun olmadığımı, yatılı okuduğum için Milli Eğitim bakanlığına borcumun olduğunu söyledim. Olsun, dediler. Biz senin mecburi hizmetini Milli Eğitimden Diyanet'e naklederiz, ne zaman mezun olursan olursun. O da senin bileceğin iş." dediler. Ben de kabul ettim. Bir de İzmir'den Sedat Şenerman isimli bir arkadaşı bulmuşlar. İki kişi olarak 1970'in Temmuz ayında Diyanet İşleri Başkanlığı'nda göreve başladık. Ama İmam-Hatip Okulu mezunu olarak... Ben Kırşehir müftü yardımcılığı kadrosuyla, Sedat da Niğde müftü yardımcılığı kadrosuyla göreve başladık. Kırşehir'de müftü beyle bile tanışma fırsatı bulamadan ikinci bir emir ile merkezde görevlendirildim. Böylece dergi bürosunda çift maaşla Diyanet Gazetesi'ni ve Diyanet Dergisi'ni bir yıl süreyle çıkardım. Rahmetli babamın vefatı sebebiyle bir yıl sonra oradan ayrıldım. Askere gittim, geldikten sonra Amasya'da iki buçuk yıl vaizlik yaptım. Vaizlik hayatı burada oldukça hareketli geçti. Orada da çok nazik durumlar vardı. "Kur'an-ı Kerime göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi" isimli kitabın birinci cildini Mehmet Solmaz beyle Amasya'da hazırladık. O da başlı başına bir maceradır. Bundan önce 1968'de talebeyken "Onlar Böyleydi" piyesini yazmıştım. İlk kitabım buydu. Hala daktilo nüshası durur. Bastırmak için Sönmez Neşriyat, Yağmur Yayınevi gibi bir-iki yere müracaat ettim. Hoş olmayan birtakım şeyler söylediler. Bu macerayı "Hakkı Tavsiye Metod ve Vasıtaları" isimli kitabımın son baskısında özetledim. Sonradan kendim bastırdım bu piyesi. "İslam Medeniyeti Dergisi"nin ilk yayını olarak "Onlar Böyleydi" piyesi çıkmıştır. Bu piyes Türkiye'nin her tarafında oynandı. Özel tiyatrolar bile oynadı. Yani büyük bir ilgi gördü. Bu da bu tür piyeslere olan ihtiyacı gösteriyor. Üçüncü sınıfta tefsir ödevi olarak hazırladığım "Hakkı Tavsiye" isimli kitabım, Din Görevlileri Federasyonu adına basıldı. Türkiye'de tebliğ konusunda ilk telif eserdir bu. Daha sonra Ankara'ya tayinim çıktı. O zaman İstanbul'da Haseki Eğitim Merkezi yeni açılmıştı, bilimsel merakım olduğu için okumak istedim, nasipmiş Haseki'nin ilk öğrencilerinden oldum. Fakat bitiremeden ayrıldım. Yirmi iki ay kadar orada eğitim gördükten sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde asistanlık imtihanları açıldı. Bir deneyelim dedik. Tayyar Altıkulaç beyin Din Öğretimi Genel Müdürü olduğu zamandı. Geldik 1977'de, imtihana gireceğiz. Hafız olduğumdan ve mizaç sertliğinden olsa gerek (Köylü çocuğu olmanın verdiği bir sertlik var) tefsire çok istekliyim. Hadisi hiç düşünmüyorum çünkü zaten hadisten maceralı mezun olduk (gülüşüyoruz). Neyse, bir geldik, boykot var. Öğrenciler toplanmışlar bu imtihanı yaptırmayacağız diye, kimseyi içeri almıyorlar. Kadıköy İmam Hatip Lisesine alınan imtihana kapılar polis marifetiyle açıldıktan sonra girmeyip vazgeçtim. Haseki'den gelen 5-6 arkadaş daha vardı, onlar da girmediler. O imtihanda tefsir kadrosu dolmuş. Dolmayan birkaç kadro kalmış, biri de hadis. İki ay sonra bir imtihan daha açtılar. Pek de istekli değilim hadise karşı ama Bilal Mete isimli bir arkadaşın iknasıyla nasip oldu, hadisten asistan olarak Enstitüye girdik. Mülakat esnasında Ali Osman Koçkuzu Bey ile tanıştım. Bu mülâkat serüveni de unutulacak gibi değildir. Ali Osman hocanın bana mülakatta sorduğu ilk soruya dört sene sonra doktora tezi ile cevap verdim: "Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları". Sorduğu soru ile tezin konusu aynı oldu. Kendine has üslubuyla hocanın tatlı-sert bir tavrı var. Sert ama tatlı.. Biraz tahrik de etmiş oldu yani.
Soruyla mı tahrik etti?
Evet, öyle oldu. Girdim içeri, dedi ki: "Öyle bir kütüphanedeyiz düşün, yok yok. Ben kütüphaneciyim, sen de geldin kütüphaneye. Elinde iki hadis var birbiriyle çelişki halinde. Bunu halletmek için çalışacaksın. Benden hangi kaynakları istersin?" Bu, özel olarak hazırlanmış bir insanın vereceği cevaptır ancak. Ben daha hadis dersinden boykotla (Bir kahkahadır koptu.) senede beş hadis okuyarak mezun olmuş biriyim. Hadis hocamız ders de yapmazdı. Öyle özel bir çalışmam yok. Yalnız Haseki'de devam ederken özel merakımdan dolayı ve bir-iki hocanın da dersinde ismi geçtiği için İbn Kuteybe'nin Te'vilu muhtelifi-l-hadîs adlı kitabını yarısına kadar, sadece merakımdan dolayı, okumuştum. Sorduğu soruya o ismi söyledim: "Başka, başka." diyor, yok işte ne başkası. (Tekrar bir kahkaha... ) Böyle geçti sınav. Doktora tezi ile dört yıl sonra cevap verdim hocaya, herhalde memnundur hoca bilmiyorum. Bu şekilde tefsirden hadise kaymış olduk. O günden bu güne de hadiste öğrenciliğe devam ediyorum.
Öğrencilik?
Öğrencilik tabii, bu gerçekten öğrenciliktir. O günlerde birikim eksikliği vardı. Cumhuriyet döneminde yapılan inkılâplar medrese birikimini bitirmiş. Usulüne uygun hadis okumak... Bu yok. Haseki'de de yirmi iki ay devam ettim, üç ayrı hocadan okuduk, görüneni okuyorlar. "Haddesena..." deyip geçiyorlar. Yani senedin okunuşunun bir usulü var, önemli değil sened deyip önemli olan mana deyip geçiyorlar. Buraya geldik, bu iş böyle olmayacak, bunun bir yolu yöntemi olmalı. Kendim açığımı kapatmak için çalışmalar başladım. Ki hazırladığım çalışmalar hep kendime ve neslime yönelik olmuştur. Hassasiyet gösterdiğim nokta bu oldu. Ta baştan beri İmam-Hatip nesline yöneliktir bütün yazdığım eserler. Fakültedeki çalışmalarım da kendi açığımı kapatmaya yöneliktir. Özellikle hadis usulünde çizimle anlatma yöntemi üzerinde durdum ki işe görsellik kazandıralım. Hadis Usulü kitabını hazırlarken asıl amacım, televizyon ekranında -o zaman tek kanal vardı- usulü halka anlatmak ve halkı bilinçlendirmekti. Ama olmadı şu ana kadar. Yapıp ettiklerim hep kendi açığımı kapatmaya yöneliktir. Mesela Hadis Edebiyatı adlı kitabıma bilgi eksikliğinden dolayı başladım. Hadis kaynaklarını tanıtan bir şey bir ilgi yok o zamanlar. Yüksek lisans, doktora imkânı da doğdu fakülte olunca. Hadis kaynakları ne? Kütübü Sitte'yi sayıyoruz elma-armut gibi de mahiyeti ne bunların. Ortada anlatan bir şey yok. Bu olacak gibi değil. O halde onu tanıtan bir şey yapmalı. Evvela kendim tanıyayım sonra da tanıtalım diye böyle bir çalışmaya başladığımda yurt dışında doktorasını yapmış bir profesör arkadaş geldi: "Ne yapıyorsun, ne çalışıyorsun?" dedi. Dedim ki: "Hadis kaynaklarını tanıma ve tanıtma üzerinde çalışıyorum." "Sen Amerika'yı kaçıncı defa keşfediyorsun?" dedi. "Hayırdır?" dedim. "Dünyada bunları tanıtan bir sürü makale vardır." dedi. "Valla vardır diyorsunuz, vardır, ben size güveniyorum; ama benim hiçbirine ulaşma imkânım yok, ulaşamadım. Bu açığı hissettim ve bu açığı ben kapatacağım. Kaçıncı keşif dersen de." falan dedim. O kitabı bu düşünceyle hazırladım. Kitap bir çıktı, benim gibi herkesin açığı varmış meğer. Kitap hala devrede. Bundan şunu çıkardım ben, böyle bir iki tecrübeden sonra. Bakın bu çok önemli. Gençler için de bunu söylüyorum; bir konuda bir ihtiyaç olduğunu tespit etmişseniz, bilimsel manada bir açık varsa 'bunu başkaları doldursun canım ben niye uğraşayım' demeyeceksin. Oturup o ihtiyacı kendin karşılayacaksın. O sahayı doldurmaya çalışacaksın. Sen bir başla, eksiğin varsa başkası tamamlayabilir; ama senin hissettiğin açığı herkes hissetmeyebilir. Ki çoğu kere de bu böyle oluyor. Mesela ben hiç başkasının hutbesini okumamışımdır. Alırım faydalanırım ama kendim yazarım. Kendime mal ederim. Öyle okurum. Bazıları başkasının kitabını okutmayı sever, hiç başkasının kitabını okutmam. Notları hazırlarım, zor yetiştiririm; ama kendi emeğimi okuturum. O bakımdan arkadaşlarımız, bilimsel manada ihtiyacını hissettikleri noktayı önce kendileri doldurmaya çalışsınlar. Falan kitap yazmış, o konuda bir daha yazılmaz. Yok öyle bir şey. Dini ve milli her türlü yayın, dergi, mecmua ne varsa hangisine ulaşabilmişsem, onlara imkân nispetinde katkıda bulunmaya çalıştım. Hakses Mecmuası'nda bir dönem yayın müdürlüğü yaptım, kapak kompozisyonu çizdim. Hiç uğraşacağım mesele değil ama işin içine girdiniz mi düşüncenizi gerçekleştirecek adam bulamayabiliyorsunuz. Kendi işini kendin yap. Bunlar pişiriyor insanı. Yoruyor ama pişiriyor. Hadis alanında da şu anda öğrenciliğe devam ediyorum. Ama yorgun bir öğrenci durumuna gelmiş oldum. Türkiye'nin bu hengâmede, 1955-2009 yılına kadarki geçirdiği dini serüveninin içinde yer aldım. Kıyısından köşesinden değil -tabii herkesin cirmi kadar ama- bu hayatın içindeyiz. Ve mücadelenin de içinde geldik. Yani şimdi tevazu gösterip kıyıda köşede demenin de gereği yok. Elimizden geldiği kadar o mücadelede Müslümanlardan yana, İslam'dan yana İslam heyecanını, İmam-Hatip nesli ve bu neslin yetiştireceği kafa ve gönüllerin inşasında acaba bir katkım olabilir mi diye elimden geleni yapmaya çalıştım. Bu açıdan rahat olduğumu söyleyebilirim.
Peki, hocam bugün geldiğiniz noktada düşünceleriniz nelerdir? Yapmak isteyip de yapamadıklarınız ya da yapmak istedikleriniz...
Tabii dine olan hizmet bir yerde bitecek değildir. Ne kadar hizmet ederseniz, o kadar detay karşınıza çıkıyor. Öğrendikçe cehaletinizin boyutlarını öğreniyorsunuz. Hem şahsi yetişmeniz, hem dünyaya İslam tebliğini ulaştırmak açısından, önümüzde günlerin getirdiği çok büyük ufuklar ve fırsatlar var. Şimdi bu yazılan kitaplarla diğer yapılanlarla yetinme imkânı yok. Bugün dünya küçülmüş, medyasıyla, internetiyle, telefonlarıyla tebliğ alanı o kadar genişlemiştir ki bunların içerisinde hiç kimse ben görevimi tam olarak yaptım diyemez. Şimdi gündem, bu yeni imkânları da İslam tebliğine aracı kılmaktır. Bunu bir şekilde başarmamız lazım. Ben "Hakkı Tavsiye" kitabını 1970'de yayınladığım zaman; Hakkı Tavsiye'nin Vasıtaları Bölümü'nde, sinemayı, tiyatroyu, plak şirketlerini de yazmıştım. "Yahu ne demek bunlar, nasıl tebliğe vasıta olur? Sen ne yapıyorsun?" diyenler olmuştu. Ama vakıa buydu. Anlattığım tiyatro macerasında, camiye gelmeyen insanlarla tiyatro vasıtasıyla sinema salonlarında karşılaştık. İnsanlara İslam'ı tebliğ ettik. Bir zat, -rahmetli oldu- "Tiyatronun aslı küfürdür, Müslüman olmaz," demişti bastırmaya götürdüğümde o kitabı (Onlar Böyleydi). Ben de: "Siz böyle mi mücadele ediyorsunuz! Allah muvaffak etsin!" deyip vurup kapıyı çıkmıştım. Evet, Müslüman olmayabilir ama Müslümanlığa hizmet eder. Bir bedeli olacak. Her şeyin bir bedeli olacak, hiç bedel ödemeden hizmet diye bir şey yok. O yüzden teknolojiyi, günlerin önümüze getirdiği geniş ufukları fark ederek, memleketimizin din adamı ihtiyacını karşılamak temel görev olmakla beraber; müesseselerimiz dünya çapında ilim adamı ihtiyacını karşılamak göreviyle karşı karşıyadır bugün. Bizler de bu görevin sorumluları durumundayız. Bugün benim düşüncemin yoğunlaştığı nokta budur. Öğrenci arkadaşlar yanıma geldiklerinde, bir ışık bir arzu gördüğüm takdirde onlara hemen: "Dünyada bir yer seç kendine arkadaş, bir hizmet yeri seç, oraya göre hazırlığını yap, dilini de öğren ve 'Ya Rab, bana bir hizmet nasip edeceksen falan yerde nasip et' diye duanı yap, niyetini sağlamlaştır." derim. Vakıflarımıza da: "Dünya çapında ilim adamı yetiştirme noktasında planlarınızı değiştirin, kapınızdan gireni hemen üç gün sonra kendi hizmet alanınıza sevk etmeyin; bu genç okusun, hazırlansın, tezini hazırlasın, dünyayı gezsin, dolaşsın, yesin, içsin; ama otuz-kırk sene sonra söylediği söz senet kabul edilebilecek bir ilim adamı olsun. Bizim hizmetimiz o zaman ortaya çıksın, diyebilecek uzun vadeli bir görüş planlamasına kendinizi de alıştırın, etrafınıza da bunu telkin edin." diye ısrarla tavsiyede bulunur ve bunu savunurum. Gerçekten de herkes bunu yapamaz tabii. Fakat kabiliyeti olan, birikimi olan, dünyaya açılma fikrini taşıyan arkadaşlarımızın küçük düşünmemesi lazım. Büyük düşünmeli ama fatura ödemeye de hazır olmalı. Ancak, Allah'ın kuluna borçlu kalmayacağını da aslâ unutmamalı. Biz, kendimiz eğer böyle niyet eder ve böyle bir zahmete girersek, Allah ne kapılar açar, tahmin bile edemeyiz. Biz kendi köyümüzdeki kapıların kapalı olduğu dönemden başladık, kendi çevremizdeki kapıları Allah aça aça buraya getirdi. Şimdi dünyanın kapıları açıldı. Musa Carullah Bigiyef: "Rasulullah vefat etti gitti. Peygamberlik vasfının dışındaki misyonunu bugün ümmet karşılamak durumundadır. Dünyaya İslam'ı anlatma görevi ümmetindir. O halde biz, ümmet-i Muhammed'in risaleti dönemindeyiz" diyor. Bunu köydeki vatandaş yapacak değil; bu sorumluluğu dini alanda yüksek tahsil yapmış, yetişmiş insanlar üstlenecek. Peki bu işin kurumsal olarak imkanları nedir? İlahiyatlardır ve dünyadaki değişik ilim müesseseleridir. O halde buraya doğru, çok geç kalmadan, hızlı bir şekilde odaklanmak gerekiyor. Tabii yaşadığımız kültürler arası savaş ortamında bu yapılırken de çok dikkatli olunması gerekiyor. Türkiye'de ortaya çıkacak bu birikimi kendi düşünceleri istikametinde şekillendirmek, yönlendirmek isteyecek mihraklar/odaklar da var. Saf İslam tebliği, İslam ilimleri açısından dünyaya mesaj ulaştırmak için; inancı, yaşayışı, ameli yerinde olan beyinler ve yürekler seçilir, bunlara destek olunursa öyle zannediyorum ki dünya kısa zamanda hasretini çektiği İslam mesajıyla daha derinden, daha etkileneceği bir biçimde karşılaşacaktır. Bu da bizim görevimizdir. Bundan sonraki neslimizin, ilahiyatların görevidir. Köylerinden gelmişler Konya'ya veya İstanbul'a, daha köye dönmek yok arkadaş. Bunu düşünmeyeceksiniz. Bunu kafanızdan çıkaracaksınız. Artık dünya küçüldü, herkes istediği yere istediği zaman gidip gelebiliyor. Ha İstanbul'daki gurbet ha Tokyo'daki gurbet, ne fark eder? Elbet bir sıkıntı olacak. Hizmetin zevki sıkıntı ile orantılı olarak çıkar. Ben, bunu yapamam bu yaştan sonra. Hoca sen nereye gidiyorsun diye bana sormayın, böyle düşünüyorum ve söylüyorum diye. Ben ihtiyacı hissediyorum. Dün bu ihtiyacı hissedemiyorduk. Çünkü gerçekten arkamızda bir yıkım vardı. Köyümüzün, kasabamızın imam-hoca ihtiyacının karşılanması gerekiyordu. Aman din adamı olacaksınız, köye hizmet edin v.s. diyorduk. Kendimiz de onu yapmaya çalışıyorduk belki. Şimdi artık bir grubumuzun dünyayı hedeflemesi gerekiyor. Bu hedef, eğer ortaya konmazsa, konulamazsa ümmetin tamamı sorumlu olur. İmam-Hatip nesli yahut ilahiyatçılar bu konudaki sorumluluklarının altından kalkamazlar. Yeni yeni teşebbüsler var tabi bu alanda ama keşke onlar sürekli olabilse. Güzel şeyler düşünüyoruz, birkaç sene götürüyoruz ondan sonra bırakıveriyoruz. O da garip bir durumdur. Benim yapılmasını arzu ettiğim şey; dünyaya açılın ama kendi kimlik ve kişiliğinize sahip, dünyaya sadece öykünerek açılmış değil; İslam'dan taviz vererek, yamularak dünyaya açılmış beyinler değil; dünyayı görüp değerlendiren, İslam'ı da vazgeçilmez bir ilke olarak benimsemiş; yaşayabildiği kadar yaşayan, sade, samimi, ihlâslı, müstekar, müstakim, çalışkan beyin ve gönüllerin yetiştirilmesi ve bunların hizmetlerinin dünya insanına sunulmasının hedef edinilmesidir.
Hocam, sohbeti biraz farklı bir alana kaydıralım, istiyorum. Riyâzü's-Sâlihîn'in önemi nedir, onun üzerine iki hocamızla birlikte yaptığınız çalışma hakkında bizi aydınlatır mısınız? Niçin Riyâzü's-Sâlihîn daha birçok hadis kitabı varken?
Bu konuda belki ilk olarak söylenecek şey, Riyâzü's-sâlihîn'in Müslüman ülkelerde özellikle de bizim ülkemizde, Müslüman gönüller ve beyinlerde bir hakk-ı muktesebinin büyük bir hizmet payının olduğudur. Çünkü, Cumhuriyet döneminde tercümesi yapılmış iki hadis kitabından birisidir. Riyâzü's-sâlihîn, Nevevî merhumun çok yerinde bir tespitle güvenilir hadis kaynaklarından seçerek, detaylı bir toplum reçetesi olarak hazırladığı bir kitaptır. İslam ümmeti hep sünnetten yapılan seçkilerle beslenmiştir. Pörsüyen tarafları onunla onarılmıştır. Hadislerden, sünnetlerden yapılmış seçmelerle yeniden kendi istikametine davet edilmiştir. Bu baştan beri böyledir. Bütün hadis kitaplarını böyle düşünebiliriz. Buhârî çok detaylı bir toplum reçetesidir. İslam ümmeti ne yapar, ne yapmalıdır, neyi nasıl bilmeli ve uygulamalıdır? Bunların cevabı Buhârî'nin Sahih'indedir. Nevevi de aynı şeyi, kendi dönemine göre konuları âyetlerden ve hadislerden yaptığı seçmelerle tutarlı bir mantık silsilesi içerisinde, hem konular arası hem konu içerisindeki ayet ve hadislerin sıralanışı açısından çok başarılı bir hayat reçetesi olarak gerçekleştirmiş ve ortaya koymuştur. Zaten kendi dönemindeki sofu kesim diyebileceğimiz, dindar insanların dini yaşayışlarında dikkate almaları gereken ilkeleri vermeye çalışıyor Nevevi. Riyâzü's-Sâlihîn özünde Müslüman cemaatin, Müslüman anlayışın tashihine yönelik bir çalışmadır. Nevevi'nin çalışmasındaki isabeti dolayısıyla tertip edildiği günden beri büyük bir alaka görmüştür. Uzun bir süreden beri bizim toplumumuzda da hizmet görmektedir. Bizim neslimiz Riyâzü's-Sâlihîn'den sadece tercüme olarak yararlandı. Mesela kürsüden hadis dersi yapmak isteyen arkadaşlar vardı -şahsen izlediğim oldu- sadece oradaki tercümeyi okuyor. Fazla bir açıklama getiremiyor. Güncelleştiremiyor. Riyâzü's-Sâlihîn'nin Türkçede doğru dürüst anlaşılır, yaşayan Türkçeyle kaleme alınmış, güncel gerçekleri de dikkate alan, doyurucu olmakla beraber fazla da uzun olmayan açıklamasına (şerhine) ihtiyaç vardı.
Bu ihtiyacı karşılamak maksadıyla Yaşar Kandemir ve Raşit Küçük hocalara düşüncemi açtım ve üçümüz yapalım dedim. Yaşar hoca: "Üçümüz olursak ben varım." dedi. Raşit hoca da yumuşak bir insan: "Siz varsanız ben de hayır demem." dedi. Böylece üçümüz bu işi yapalım diye anlaşmış olduk. Başladık. Uzun bir hazırlık dönemi oluştu. Prensipler tespit ettik. Bir buçuk sene de bitireceğimizi düşündük. Üç kişi olunca hemen biter zannettik, fakat yedi sene de tamamlayabildik. Yayımı konusunda Erkam yayınevi ile anlaştık. Her birimizin çalışmasını diğerlerimiz en az üç kez okuduk. Kaç punto, neresi siyah, neresi beyaz, dipnotlar nasıl olacak v.s. her şeyiyle ilgilenmek kaydıyla, kendimiz dizdik. Yayıncı da hiçbir masraftan kaçınmadı böylece söz konusu şerh ortaya çıktı. Yayımlandığı günden beri elhamdülillah dua alıyoruz. Şu ana kadar hiçbir olumsuz tepki almadık. Okuyanlar beğeniyor. Gerek içerik gerek baskı gerekse dizayn açısından onu aşmış halka yönelik bir şerh çalışması henüz daha yok. Bunu da açıkça söyleyebilirim.
Asr-ı Saadet dönemindeki yaşantının bir benzerini günümüzde de yaşamanın arzusu, hemen hemen her bilinçli Müslüman'da vardır. Ancak bu arzunun gerçekleşmesi noktasında Müslümanların çok başarılı oldukları galiba söylenemez. Müslümanların bu ve benzeri düşünceleri pratiğe aktaramamalarını neye veya nelere bağlıyorsunuz?
Bu çok yönlü ve cevabı pek de kolay olmayan bir soru. Tabiatıyla kitaplardaki Müslümanlıkla yaşanılan Müslümanlık veya şöyle söyleyebiliriz, işin prensibiyle pratiği maalesef uyuşmuyor. Çoğu yerde örtüşmüyor. Günlük hayattan bunalan insanın da yapacağı tek şey, zaman içerisinde geriye seyahat etmektir. Müslümanların asr-ı saadet yaşayışını aramaları bu noktadan tabiidir. Önemli olan oradaki yaşayışı ne kadar biliyor da istiyor. Ama asr-ı saadete özenmek başlı başına bir meziyettir. Bu, Resûlullah'ı ve İslam'ın orijinal yani ilk şeklini arzulamak anlamında güzel bir şeydir. Bunu hiç eksik etmememiz lazım. Ama zaman içerisinde yaşanan iç-dış gerçekler, toplum şartları, dünya konjonktürü, özellikle bizim kendi ülkemizin yakın tarihte geçirdiği birtakım fikri ve sosyal olaylar sonucunda maalesef; saf İslam, asr-ı saadet Müslümanlığı, kaliteli Müslümanlık -ne derseniz deyin- bunlar çok darbe aldı. Müslüman beyinler ve yürekler bundan çok muzdariptir. İmkânlar, tahsil, tedris, eğitim-öğretim şartları da çok şey vaad etmedi bu alanda. Bu yüzden bozuk bir düzen ve bozuk bir pratik hayattan Müslümanlar bunaldılar. Küçük şeylerle, gelişmelerle mutlu olmaya çalıştılar. Dış görüntü olarak baktığımızda bir gelişmeden söz edebiliriz. İslami bir heyecan, canlanma var. Ama iç kalite açısından baktığımızda çok da ümitli olma imkânına maalesef sahip değiliz gibi geliyor bana. İslam'ın istediği, ihlâs dediğimiz, ihsan dediğimiz sahabe kıvamını yakalamak da tabiatıyla her iddia edenin haddi değil. Yani bu, esasen iddia ile olacak bir şey de değil. İç olgunluk dediğimiz şey bana göre önce kendinizi aşmak sonra çevrenizi aşmakla elde edilebilecek bir kıvamdır. Biz hem kendimizi aşmakta hem de çevremizi aşmakta yeterince babayiğit davranamıyoruz, bunu kabul etmek zorundayız. Birtakım dış tesirleri gerekçe olarak göstermek daha kolayımıza gidiyor. Bir Müslüman birey olarak kendimize bırakılan alanlarda biz, bizden bekleneni yerine getirebiliyor muyuz ki? İç tekevvün şartlarımızı gözetiyor muyuz? Hiç kimsenin karışmadığı yerlerde normal ibadetimizi, namazımızı, diğer farzları eda ederken hangi kalite ve kıvamda bunu yerine getiriyoruz? Bu sorgulamayı yapmamız lazım. "İstiyordum ama başkaları mani oluyordu ondan yapamadım." Bu avutma ve avunma aracıdır. Ben kendi içimde belli bir kıvama gelsem, şuna inanıyorum ki çevremde o kıvamın etkisi mutlaka gözükür. Allah imkân verir. Ama ben kendi içimde belli bir kıvama gelmedikten sonra çevrem o imkânı bana sunmaz. İlahiyat tahsili görmüş arkadaşlar bu iç tekevvün şartları dediğim -veya bir başka anlamda Müslümanlık kıvamı diyebileceğimiz- o kıvamı evvela kendi iç dünyamızda yakalamalıyız. Bunu yakalamadan, kendi içimizde böyle bir bütünlüğe kavuşmadan; dış şartlar düzgün olsun, her şey bize yardımcı olsun diye beklemek boşuna avuntudur. Bu noktadan hareketle Sahabe Kıvamı isimli kitapçığımı hazırlarken orada gördüm ki çok açığımız var. Ve iç bünyedeki açık... Beyin, yürek olarak açık... İnsan = 3K (kafa, kalp, karın) diye bir formül vardır. Karın, şehevi duyguları ve mideyi ifade ediyor. Beynimizde de yüreğimizde de mide ve şehevi duygularımızda da tutarsızlıklar, uyumsuzluklar, kirlenmişlikler söz konusudur. Bu 3K'nın birbiriyle uyumlu, temiz hale getirilmesi lazım ki çevredeki şartlar da ona göre dizayn edilme imkânına ulaşsın. O bakımdan asr-ı saadeti özlem olarak da olsa gönüllerimizde yaşatmak yapıp ettiklerimizi değerlendirme açısından bize bir ölçü verir. Ama hep özlem düzeyinde kalmak -tabiatıyla- arzu edilebilecek bir şey değildir. Yapılabildiği kadar o alana yaklaşmaya, adım atmaya çalışmak herhalde daha isabetli olur.
İslam dininin sahibi ve koruyucusu kuşkusuz Allah Azze ve Celle'dir. Fakat onun emaneti Müslümanların üzerinedir. Halen yeryüzünde yaşayan Müslümanlar bu emaneti ehliyetle koruyabiliyorlar mı? Ne dersiniz?
Biz bir dağınıklığı yaşıyoruz. İslam dünyasının -dış etkilerle veya iç etkilerle- arzu edilmeyen bir kopukluk, birbirinden kuşku duyma, güvenmeme gibi durumları söz konusudur. O yüzden Allah'ın emanetini de bu dağınıklık içerisinde gerektiği gibi hakkından gelip bu işi biz götürüyoruz diyebilmeyi temenni ederim ama bu, şu an ne yazık ki ancak bir temennidir. İnşallah günün birinde buna liyakat kesp ederiz birey, toplum ve ümmet olarak.
Siz Peygamberimizden bahsederken genellikle "Örnek Kul-Son Rasül" diyerek Hz. Peygamber'in örnekliği üzerine vurgu yapıyorsunuz. Müslümanların Hz. Peygamber'i örnek edinmeleri için kuşkusuz O'nu en güzel şekli ile tanımaları gerekir. Hak ettiği gibi örnek alınması için Allah'ın Resül'ünü nasıl tanımalıyız? Hadisler bu anlamda nasıl değerlendirilmelidir?
Rasulullah (s.a.) Efendimiz'in iki vasfı var: "Kul ve Resul." Tabii sıradan bir kul değil örnek kul olduğu Ahzap Sûresi'nin 21 ayet-i kerîmesi'nde çok açık ve net olarak ifade buyrulmaktadır. Son Resül olduğu da zaten ortadadır. O yüzden bu iki vasfı "Örnek Kul-Son Resul" diye ifade ettim ki eskiden beri kullanırım bu tabiri. Hatta Örnek Kul-Son Resul isimli bir kitabım da var. Yani bu iki vasfı yakalamadan peygamber algısı dürüst olmaz. Şimdi Peygamber Efendimiz (s.a.) ve diğer peygamberler neyin temsilcisidir?. Tamam, örnek kuldurlar. Ama neyin temsilcileridir?. İlahi iradenin insanlık platformundaki temsilcileridir. Allah Teala ne buyuruyor أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ = İyi biliniz ki yaratmak da yönetmek de Allah'a aittir". (Araf suresi 54) Yaratmak da yönetmek de O'na aittir. Bu çok önemlidir. Başka yaratıcı yok. Bugün seküler anlayışa sahip olanlar da bunu itiraf ediyorlar. Ama yönetmekte anlamsız bir iddia içindeler. Demek istiyorlar ki onlar: "Ya Rabb'i sen yarattın ama bizim işimize karışma. Biz hayatımızı kendimiz yönlendirelim." Müslümanlar olarak bizler de diyoruz ki: "Yaratan da yöneten de Allah'tır." Yani kâinattaki sünnetullah böyle cereyan ediyor. İlahi irade dediğimiz veya ilahi müdahale dediğimiz Allah'ın insan hayatına müdahalesi nasıl gerçekleşir, kimler vasıtasıyla gerçekleşir? Tabii ki elçiler vasıtasıyla... O halde peygamberlerin esas konumu ilahi müdahalenin temsilciliğidir. Bir peygamberi algılarken, ilahi iradenin bizim hayatımızda oluşturmak istediği şeklin, biçimin, formun temsilcisidir diye algılamak lazım. Hz. Peygamber'e gelince; onunki evrensel planda bir temsilciliktir. Hz. Peygamber'in ilahi iradenin bu evrensel temsilciliğinin bilgi ve belgeleri, onun sünneti ve sünnetin bilgi ve belgesi olan hadisleridir. Hadis-i Şeriflere bakarken, ilahi müdahalenin temsilcisi olan Hz. Peygamber'in bu müdahaleyi şekillendirme biçimini bize öğreten bilgi ve belge olarak bakmamız lazım. Yoksa normal bir cümle, falan şartlarda falan zamanda söylenmiş bir söz, gibi bakarsak o zaman o hadisi şeriflerin bize vermek istediği asıl mesajı ve oluşturmak istediği ilahi iradenin görüntülerini yakalamakta çok sıkıntı çekeriz. Bir yerde Resûlullah'ın bir uygulaması, bir beyanı varsa onun beyanının karşısında senin benim görüşümün sadece bir anlayış olarak bir değeri olabilir. Ona uyması ölçüsünde kıymeti vardır. O yüzden Resûlullah Efendimizi daima önde tutma mecburiyetimiz vardır. İlahi iradenin temsilcisi diye ona bakma, onu böyle algılayabilmek gerekir. Beşer olması da bu yönden çok önem arz eder; çünkü bize örnek olacak. Resul olması da önem arz eder; çünkü temsilciliği ortaya koyacak. Bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Birlikte bunu böyle telakki edebilirsek, Peygamber Efendimize böyle bakabilirsek öyle zannediyorum ki bundan yararlanmamız daha büyük ölçüde olacaktır. Müşrikler de Hz. Peygamber'i tanıyorlardı, Abdullah'ın oğlu Muhammed olarak. Buna itirazları yoktu. İtirazları Resûlullah Muhammed'e idi. O halde biz Hz. Peygambere evvela Allah'ın Resulu diye bakmalıyız. Allah Resulu diye baktığımız yerde ona nispet edilen hadis-i şeriflere öncelikle bir teslimiyet gözüyle bakmamız lazım. Yoksa kendi aklımızı ve anlayışımızı öne çıkaran hatta vahye takdim eden bir yaklaşım tarzıyla bakarsak gözümüzdeki çapaklar dolayısıyla görmemiz gereken gerçekleri göremeyiz. Yani sünnete herkes gözündeki çapakları temizleyerek bakmalı. Akıl-vahiy dengesi meselesidir bu. Biz vahiy öncelikli bir dünyanın insanlarıyız. Akıl, vahyi anlamak ve yorumlamakla mükelleftir. Vahyin yerine geçip kural koymakla mükellef değildir. Bu haddini aşmak olur. Yani akılcılarla, bugünkü ifadeyle seküler hayatı önceleyenlerle, dini gerçekleri önceleyenler arasındaki fark da buradan kaynaklanır.. Akıl, kural koyucu mudur vahyin yerine geçip, yoksa vahyi yorumlayarak kendi çerçevesinde, kendi şartlarında o vahyi uygulamakla mükellef midir, yani vahyin muhatabı mıdır? Vahiy akla hitap eder. Akıl, vahyin muhatabıdır, ama vahyin alternatifi değildir. İşte peygamberin hem kul hem de resul olması bakımından ikisinin birlikte anılmasının önemi de burada kendini göstermektedir diye düşünüyorum.
Hocam biliyoruz ki önceden olduğu gibi Türkiye'de Kur'an hafızı yetişmiyor artık. Önceden gerek İmam-Hatip liselerinde gerekse İlahiyat Fakültelerinde onlarca hafız olmasına rağmen şimdilerde bu sayı bir kaçı geçmiyor. Hafızlık ve İlahiyatçılık arasındaki bağdan ve bu meselenin çözümü için neler yapılabileceğinden bahseder misiniz?
Bu konuda şanssız bir gelişme yaşadık. Çünkü İmam-Hatip Liselerinin orta kısmının kaldırılması, ilköğretimin sekiz yıla çıkarılması ve hafız olacak çocukların geleceklerinin belli bir statüye kavuşturulamamış olması bunda çok etkili olmuştur. Bir de milletimizin bir doygunluk psikolojisine kapılarak maddi kaygılara öncelik vermesi; çocuğunun çok kazanan, rahat yaşayan dünya insanı olması yönündeki tercihlerinin giderek ağır basması da önemli etkenlerdendir. Allah kelamının hıfzına yönelik hasretlik dönemi diyebileceğimiz 1930'lu yıllardan sonraki hafızlığa yönelik hararetli hava maalesef gevşemiş durumdadır. Hâlbuki gerek din adamı kalitesi açısından gerekse ilahiyatçı olarak topluma verilecek hizmet açısından temel kural Kur'an-ı Kerim'in iyi bir şekilde bilinmesidir. Bu iyi bilinmenin temelinde hafızlık olursa hiç şüphesiz çok daha rahat olur. Kur'an-ı Kerim'i okumada zorluk çeken, hafız olmadığı için daha da ileri gidemeyen arkadaşlarımızın -mensup ve mezunlarımızın- din hizmetlerinde boyunları bükük olduğu ortadadır. Hafızlık yapmış olan arkadaşlar gerek tahsil hayatları boyunca gerekse hizmet hayatlarında daha bir başları dik, daha bir rahattırlar. Çünkü bu hizmet, kıraat ve hitabetle dışa vurulur. Eûzü-besmeleyi çektiğiniz zaman dinlenebilecek bir okuyuşunuz varsa ve hitap etmeye başladığınızda anlaşılabilecek bir hitap tarzınız varsa siz toplumda belli bir yer edinirsiniz, belli bir hizmeti götürürsünüz. Okuduğunuz dinlenemez hatta namaz sahih olmayacak derecede ağzınız yamuksa, konuşmanız bir bilgiyi, üslubu taşımıyorsa, bu özelliklerden yoksunsa fazla bir şey yapamazsınız. Meslekte de ne kadar arzulu olursanız olun başarılı olamazsınız. Bizim meslekte başarının sırrı Kur'an bilgisine dayanır. Çünkü Resûlullah Efendimizin asıl mesaj odağı Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an tebliğiyle başlamıştır. Mekke dönemine bakıyoruz, Kur'an okuyarak İslam'ı tebliğ etmiştir Efendimiz. Kitapsız dava olur mu? Kitapsız din olur mu? Kur'an-ı Kerim'den ayrı, onu konu edinmeyen İslami hayattan söz etmek mümkün mü?. Öyle insanlarımız var ki konuşmalarında hiçbir âyet zikretmiyor. Belki çok güzel şeyler söylediğini zannediyor veya öyle kabul edilebiliyor. Ama bir din adamı ağzı yok. Bu, hiç kimseyi tatmin etmez. Türkiye'de hafızlık olgusunun yeniden canlandırılması noktasında teşvik tedbirleri anlamında; Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, İmam-Hatip liseleri ve İlahiyat Fakülteleri gibi kurumlarımızın alabileceği doğrudan veya dolaylı birtakım tedbirler olması lazım. Şimdi belki hanımlar arsında yaygın bir faaliyet olabilir Kur'an-ı Kerim hafızlığı. Fakat hanımlar arasındaki bu durum toplumun her kesimine açıkça yansımayacağı için yokmuş gibi de gözükebiliyor. Yani Kur'an Kurslarımızda sadece Kur'an'ı güzel okumayı değil hafızlığının tamamlatılması ve tabii ondan sonra da mesajın içeriğinin ne olduğunun öğretilmesi gerekiyor. Benim tecrübem şudur; hafızlık yapmış olan, sonradan unutmuş da olsa, hafızlık yapmış arkadaşların hizmetteki derinlikleri ve rahatlıkları hafız olmayanlardan çok daha farklıdır ve başarılıdır. Bu rahatlığı elde etmek de herhalde herkesin arzu edebileceği bir şeydir. Biz Kur'an-ı Kerimin, ne yapıp edip ya hâfızı olmalıyız ya da hâfızıymış gibi okumak ve omunla meşgul olmak konusunu önemsemeliyiz. Halkımız da bunun farkına varmalı. Tatsız, tuzsuz konuşmalar ve hizmetler Kur'an'dan uzak olan hizmetlerdir. Doyurucu olması mümkün değildir.
"Müslümanca Yaşamak" isimli kitabınızda okuyucuya sunduğunuz bir röportajınızda da İslam'ı ciddiye alma konusu üzerinde duruyorsunuz. Kendisine Müslümanım diyen kimseler ibadetler, örtünme yani iffet mevzuu gibi önemli konularda dahi tavizler verebilmektedirler. Bu bağlamda gerek ibadet gerek örtünme gerekse başka mevzularda gevşek davranarak dinlerinden taviz vermeleri sizce İslam'ı ciddiye almadıklarından mı kaynaklanıyor? Meselenin kaynağı hakkında ne dersiniz?
İslam'ı ciddiye almak... Bu hepimizin kimlik ve kişilik gereği ve şartıdır. Esasen İslam'ı ciddiye almamak elimizde değildir. Yani haddimiz ve hakkımız olan bir şey değildir. Prensip olarak bu böyle... Pratik olarak, yüreğimizde İslam'ı her şeyin üstünde tutan ona asla alternatif tanımayan bir inancımız olabilir. Ama bir takım zorlamalar dayatmalar zaruretler noktasında ciddiye alma bakımından kusurlar da olabilir. Sizin biraz önceki örneğini verdiğiniz durumlar bunlardır. Bunu da kendi içimizde isteyerek mi yoksa dayatmalar karşısında yine İslam'ın ve Müslümanların genel menfaatlerini düşünerek geçici bir hareket tarzı olarak mı böyle davrandığımız önem arz eder. Geçici bir davranış tarzı olarak yapıyorsak çok fazla sakınca teşkil etmez. O inşallah rayını bulur. Ama bu dayatmaları bahane ederek; bundan sonra diretmenin anlamı yok, rasyonel davranmak lazım, şartları görmek gerekir, hayat sana uymuyorsa sen hayata uymayı becerebilmelisin gibi verip kurtulmaya, vazgeçmeye daha hazır bir anlayışı içimizde haklılık kazandırarak yaşatıyorsak, işte orada İslam'ı ciddiye alıp almama problemiyle karşı karşıyayız demektir. Duygu olarak, gönül olarak, his olarak "Ben Müslümanlardanım" benim kimliğim, kişiliğim Müslümanlığımdan ibarettir demeliyiz. Bu kabulü yaptıktan sonra "Ya Rabbi, karşılaştığım sıkıntılar noktasında bana yardımcı ol!" deme hakkına sahip oluruz. Bu bakımdan Müslümanları hemen suçlamak doğru değil. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوَصَابِرُوا وَرَابِطُواْ وَاتَّقُوا اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (Ali İmran, 200). Bizim prensibimiz tam olarak budur. İmandan sonra sabırlı olmak... Hayatla didişirken inançlar noktasında sabır yarışında bulunmak lazım. Sıkıntılara göğüs germek, anlamında sabır yarışı... وَرَابِطُوا uyanık olmak... Kimlik ve kişiliğin kırmızı çizgilerini koruma uyanıklığı içinde olmak... Allah'a karşı saygılı olmak ve daha sonra kurtuluşu bekleme imkânı vardır. Şimdi, başörtüsü gibi uygulamalarda birtakım dış etkiler var. Ama ben öyle düşünüyorum ki bu dış etkiler var diye çabucak hayata uyma şeklinde bir kıvrılma gösterirsek nerede duracağımızı bilemez hale geliriz.. Müslümanlardan rahatsız olanların rahatsızlık olarak gördükleri şeyleri biraz daha bilinçli elde tutmaya çalışmak lazım. Birileri oraya hücum ediyorsa demek ki onların orada bir hesapları var. Kaleyi kolayca 'buyurun' diyerek teslim etmek yerine, burada biraz daha hassasiyet göstermemiz gerekir. Böyle bir düşünce Müslümanların kavga etmeden, gürültü etmeden ama sağlam ve dik duruşlarını korumalarını sağlar. Tabi kolay değil bu. Herkes için hemen yapılabilecek bir şey değil; ama gösterilmesi gerekli olan bir duruştur.
Son olarak İlahiyat Fakültesinde okuyan öğrencilere neler tavsiye edersiniz?
Bu konuda çok şey söylemek mümkün... Ben kendilerine özet halinde şunu söylerim: Vasıflı ve tavırlı olmaya bakın. Vasıfsız insan bir şey ifade etmiyor. İlahiyat öğrencisinin vasıflı olması lazım... İlahiyat öğrencisinin vasfı da kendi iç yapısında, mesleğinde belli bir vasıf kazanması demektir. Hem iman, hem amel, hem bilgi ve peşinden gelen ihlâs... Müslüman kimlik ve kişiliğini en üst düzeyde ifade eden bir vasıf... Ve bu vasfa uygun tavırlı insan... Vasıflı insanın tavırlı olmaması çekilmez. Her gelenin önünde eğilen, her esen rüzgâra boyun eğen, her havaya 'evet' diyen, konjonktürü kollayıp İslam'ı ona göre yorumlamaya çalışan, yamuk düşünce ve ağızlılık tavırsızlıktır. Bu çok sakil, çirkin ve çekilmez bir davranıştır. Vasfı olmadığı halde tavırlı davranmaya çalışmak da aç insanın kabadayı, çevreye çaka satması, dolaşması gibidir ki hiç çekilmez. Ben, neslimizin kıvamını bu iki kelime ile ifade ediyorum. Vasıflı ve tavırlı olmak... İslam haysiyet ve izzetine karşı gördüğü her şeye karşı tavır alabilecek ve onu iktisab ettiği/kazandığı vasıfla doğru bir şekilde yorumlayacak, ağzını açtığı zaman kendini dinletecek, öne geçtiği zaman da herkesin peşinden gitmeyi şeref bileceği bir ciddiyet, vakar ve olgunluğu yakalamaya çalışmak. Bana göre işte bu, dini alanda vasıflı ve tavırlı insan tipini ifade eder. Kim bu iki özelliğe dikkat ederse toplum önderleri diyebileceğimiz insan tipleri de kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Ben ilahiyat neslinden bu manada İslam kimliğinden gocunmayan, onu şeref bilen ve bunun gereği olarak da vasıflı ve tavırlı davranabilen kafa ve gönüller diye söz etmek isterim. İlahiyatçıya bu kıvamı yakıştırıyorum. Çünkü ben ilahiyatları ve ilahiyatçıları önemsiyorum. Kim ne derse desin, bunu takdir etsinler etmesinler, bu ülkenin de bizim insanımızın da ümmet-i Muhammedin de ilahiyatçılara ihtiyacı var. Bunu samimiyetle yerine getirebilecek insanlara ihtiyacımız var. "Allah'a çağıran, yararlı iş işleyen ve ben müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?" (Fussilet Suresi 33) Bu âyet aslında Peygamber Efendimizi tanıtır. Ama aynı zamanda ilahiyat neslinin de vasıflarını saymaktadır. Allah'a çağıran ve çağrısına uygun amel eden/yaşayan, eylem ve söylem uyumu içerisinde olan ve "Ben Müslümanlardanım." diye kimlik ve kişiliğini açıkça ifade eden bir mü'min... İşte bu İlahiyatlı tipidir. Yüce Rabbim; Bizim neslimize bu kimlik ve kişilik çerçevesinde yetişmek, hizmet etmek gibi bir mutluluğu çok görmesin diye dua ederim.
Hocam kıymetli vaktinizi ayırarak, bu güzel muhabbetinize bizi de ortak ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
Sözlerim arasında görülecek kimi eleştirilerimin Mehmet Âkif merhumun şu beyti çerçevesinde değerlendirilmesini bekler, teşekkürlerimi sunar, size üstün başarılar dilerim:
Emr-i bi'l-ma'ruf imiş ihvân-ı İslâm'ın işi,
Nehy edermiş bir fenalık görse, kardeş kardeşi!

Kaynak: İslam Doğan, "İslam'ı Ciddiye Almak...", Yürüyüş, sayı 23 / güz 2009, ss. 12-26.